0

Affetmek büyüklük mü?

Posted by TheSaint on Nov 23, 2008 in Akademik

Uzun zamandan beri derslerde Vatikan’ın dış politika yaklaşımını anlatırdım. Hatta İndex ne demek ve excommunication ne demek onu anlatırım.İşte bir haber !

Vatikan Beatles’ı 40 yıl sonra affetti
Taraf - Istanbul - 23.11.2008

“Biz İsa’dan daha meşhuruz” sözleri Hıristiyanları çok kızdıran Beatles, 40 yıl sonra Vatikan tarafından affedildi

Vatikan bir dönemin rock ilahı Beatles’ın bundan 40 yıl önce söylediği “Biz İsa’dan daha meşhuruz” sözünü affettiğini açıkladı. Vatikan’ın resmi gazetesinin dünkü baskısında bundan 40 yıl önce piyasaya sürülen White Album için “Lennon ve diğer Beatles üyelerinin modern müziğe eşsiz katkıları olmuştur” diyerek kutladı.
Sadece ukalaların Beatles şarkılarını yok sayabileceğinin altını çizen haber, “Zamana meydan okuyan Beatles şarkıları kendilerinden sonra gelen birçok nesle ilham kaynağı olmuştur” yorumunu yapıyor. John Lennon 1966 yılının mart ayında Evening Standard adlı gazeteye “Hıristiyanlık bir gün yok olacak, ben de bir gün öleceğim ama şunu biliyorum ki biz bugün İsa’dan daha popüleriz. İsa’ya lafım yok ama kuralları son derece katı ve sıradandı” demiş ve bir anda Hıristiyan âleminin şimşeklerini üzerine çekmişti. Bunun üzerine dünyanın dört bir yanındaki Hıristiyanlar Beatles albümlerini yakmış, Beatles şarkılarına programlarında yer veren radyo istasyonları kundaklanmış ve Beatles üyeleri ölümle tehdit edilmişti. Olaylar bununla da kalmamış, sözün söylendiği günden yaklaşık 10 yıl sonra John Lennon, yarattığı bu kargaşa ve öfkeden memnun olduğunu dile getirmişti.
White Album, Beatles albümleri arasında çok farklı bir yerde duruyor. Grubun yaptığı en sert albüm olmasının yanında, albümün özellikle satanist öğeler barındırması da ortalığı, müzik çevrelerini birbirine katmıştı. Hatta kurduğu satanist tarikatla dünyayı tehdit eden Charles Manson, albümde yer alan Helter Skelter şarkısının kendisine ait olduğunu söylemiş ve grubu hırsızlıkla suçlamıştı. Manson müritlerinin Roman Polanski’nin evinde yaptığı katliam sonrasında duvara kanla Helter Skelter yazılması da çok konuşulmuştu. Bu açıdan bakarsak Vatikan’ın resmi gazetesinde albümün kırkıncı yılını kutlaması da ayrıca ilginç…

 
0

Bazen durup düşünmek gerek!

Posted by TheSaint on Nov 23, 2008 in Akademik

Yorumsuz olarak aşağıdaki haberi bilginize sunuyorum:

İran’da İsrail adına casusluk yapmak suçundan ölüm cezasına çarptırılan işadamı Ali Aştari’nin, pazartesi günü asılarak idam edildiği bildirildi.

İran haber ajansı IRNA’nın İstihbarat Bakanlığı yetkililerine dayandırdığı habere göre, 45 yaşındaki Aştari, nükleer program konusunda yetkili İranlılara, elektronik iletişim cihazları satmaya çalışıyordu. Üç yıldır Mossad’a çalıştığı şüphesiyle 2007’nin şubat ayında tutuklanan ve haziran ayında idam cezasına çarptırılan Aştari, şu ifadeyi vermişti:

Dinlenebilir cihazlar

“Bana, şifreli mail gönderebilmem için dizüstü bilgisayar ve uydu telefonu da dahil bazı cihazlar ve 50 bin dolar verdiler. Bu cihazları İran’daki özel müşterilerime satmamı istediler. Böylelikle daha sonra bu cihazları hackleyebileceklerdi. Tam olarak niyetleri neydi bilemiyorum, çünkü cihazları satamadan yakalandım.” Fars haber ajansında “itirafları” yayınlanan Aştari, cihazları kendisine veren ve “Jacques, Charles ve Tony” olarak tanıdığı üç kişiyle, Tayland, Türkiye ve İsviçre’de buluştuğunu da öne sürmüştü. Mahkeme heyetinin oy birliğiyle idam cezasına çarptırılan Aştari’nin temyiz talebi, hakkındaki delillerin sabit bulunduğu ve “suç üstü” yakalandığı gerekçesiyle reddedilmişti.

Hürriyet 23 Kasım 2008

 
0

Europe, Turkey and the Middle East

Posted by TheSaint on Jun 4, 2007 in Akademik

Uzun süreden beri buraya yazdığım makaleleri koymak istiyordum ancak bir türlü kısmet olmamıştı. Bu gün şeytan’ın bacağını kırıp koyacağım. Bülent Aras’la yazdığımız Europe, Turkey and the Middle East: Is Harmonisation Possible? başlıklı makaleye buradan ulaşabilirsiniz.

 
0

Au grand hommes la Patrie Reconnaisante*

Posted by TheSaint on Aug 28, 2006 in Akademik

Dünya üzerindeki etnik yayılma alanları siyasi sınırlarla zaman zaman kesintiye uğramıştır. Avrupa’da Westphalia anlaşması sonrasında oluşan siyasi sınırlar kavramı, Fransız ihtilali sonrasında ulus devlet kavramıyla farklı bir boyuta taşınmıştır. 500 yıllık bir süreç içinde değişenlere uğrayan ve I. –II. Dünya savaşlarıyla küçük değişimlere uğrayan bu sınırlar bile etnik yapı ile siyasi sınırlar tamamıyla bütünlük sergilemezler. Avrupa’daki bu etnik yapı ve siyasi sınır farklılıkları II. Dünya savaşı sonrasında farklı etnik grupları bünyesinde bulunduran, geçiş ülkelerin oluşturulmasını beraberinde getirmiştir. Bu etnik karmaşanın siyasi sınırlarla bohçalandığı bu ülkeler genelde büyük imparatorlukların çözülmesi sonucunda oluşan etnik karmaşanın eseridir. Bu karmaşa siyasi sınırlarla kısmen giderilmeye çalışılmıştır. Ancak bölgesel gelişmeler ve güç dengesindeki değişmeler suni sınırlarla bütünlüklerini korumaya çalışan bu geçiş noktaları ülkelerinde problemler patlak vermiştir. Avrupa coğrafyasında bu konuda ilk patlamanın görüldüğü bölge etnik unsurların geçiş noktası olan ve mikro etnik grupların kaynaştığı bölge Balkanlardır. Balkanlar’ın bölgenin çok desenli bir kilim ahengi içinde varolduğu dönemleri Iva Andrich Drina köprüsü romanında şiirsel bir dille anlatmıştı. Bu ahenk kısa sürede bozulmuş ve 20. Yüzyılın ikinci yarısında zaman zaman müslüman-hristiyan çatışması şeklinde gösterilmek istense de temelde etnik grupların hakimiyet mücadelesinin günyüzüne çıkmış şekliydi. Yugoslavya siyasi sınırları altında toplanan Sırp, Hırvat ve Boşnak etnik unsular diğerlerine göre üstünlüklerini ortaya koyabilmek için çatışmaya başladılar. Dünya soykırım literatürüne Sırpların yaptıkları eylemler etnik temizlik olarak geçti. Birleşmiş Milletler Güvenlik konseyi çatışmayı durdurmak için bölgeye uluslararası güç sevketme kararı verdiğinde çatışma neredeyse Boşnaklar aleyhine bitmek üzereydi. Ancak bölgenin yeniden yapılandırması sürecinde bu uluslararası güç önemli misyonlar üstlenmiştir. Türkiye bölgenin yeni siyasi Türyapının oluşumunda ve güvenlik ortamının inşasında aktif rol oynamıştır ve oynamaktadır.
Asya kıtasına geçtiğimizde bu etnik yapılanma ve siyasi sınırlar arasındaki uyumsuzluk problemi daha da günyüzüne çıktığı bölgelerin arttığı görülür. Orta Asya ile Ortadoğu arasındaki önemli geçiş noktalarından birisini olan Afganistan geçen yüzyılda Rusya ve İngiltere’nin güç oyunları sonucunda bugünkü siyasi sınırlar arasında sıkışıp kalmıştır. 13 etnik grubu yaşadığı ve belli başlı altı diyalektiğin konuşulduğu bir ülke olarak 1979’da Sovyetler Birliği’nin müdahalesiyle Afganistan bir bağımsızlık mücadelesi vermiştir. İslami direnişin simgeleştiği Mücahitler hareketiyle işgali sona erdiğinde Taliban’la diğer güçlerin arasında bir iç savaş patlak verdi. Bu iç çatışma Taliban hakimiyetiyle sona erdi. 11 Eylül saldırısından sonra Amerika Birleşik Devletleri önderliğinde oluşan “Koalisyon Güçleri? terörist gruplara ev sahipliği yaptığı gerekçesiyle Afganistan’a saldırdı. Birleşmiş Milletler koalisyon güçlerinin yardımcı olmak ve güvenliği temin etmek için ISAF adı verilen uluslararası yardım gücünü oluşturdu. Türkiye bu gücün içinde yer aldı ve iki kere de kumanda etti. Türkiye’nin bölgedeki Özbek güçlerle ilişkisi olduğu bilinmekteydi. Bunun yanında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri Afganistan’a teknik ve lojistik yardımlarda bulunduğu biliniyordu. Türkiye’nin Afganistan’da bulunmasının diğer müslüman ve komşu ülkelerin menfaatleri açısından riskli bir durum doğurmuyordu. Bilakis Türkiye’nin bölgedeki varlığı Koalisyon güçlerinin hatalarını azaltmış ve bölgenin güvenliğini sağlamada yardımcı olmuştur. Bu anlamda Türkiye hem Kosova’da hem de Afganistan’da sınırının çok ötesinde Birleşmiş Milletler gücünün içinde asker göndermiştir. Sınır ötesi bu katılım Türkiye’nin içinde bulunduğu hiç bir uluslararası bağlantısını riske etmemiş ve gelecekte etmesi beklenmemektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin bu konudaki kararının yerinde olduğunu görüyoruz.
Asya’daki etnik yapı ve siyasi sınır uyuşmazlığının dünya coğrafyasında en yüksek oranda görüldüğü bölge Orta Doğu’dur. Orta Doğu Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması sonrasında İngiliz ve Fransız mandası altında kalmıştır. İkinci Dünya savaşına müteakip bazı Suriye, Mısır ve İran kısmen dışarıda tutulmak şartıyla sınırlar belirlenmiştir. İngiliz Gertrard Bell’ın çabasıyla bölgedeki etnik karmaşa siyasi sınırlarla anlaşılmaz hale gelmiştir. Irak’taki bu uyuşmazlık Saddam yönetiminde dahi zaman zaman baş göstermiştir. Koalisyon güçleri Afganistan sonrasında Saddam’ın elinde kitle imha silahları olduğu gerekçesiyle Irak’ı hedef gösterdi. Bu saldırı planları yapılırken Amerika Birleşik Devletleri kademeli olarak Türkiye’yi de oyuna dahil edebileceğini düşünüyordu. Türk askerini Irak’a sokabilmenin değişik yolları araştırıldı. Ancak TBMM’nin kararı Türk askerini bölgeden uzaklaştırdı. Koalisyon güçlerinin Irak’a saldırdığı o günlerde Türkiye’nin önemli bir fırsatı kaçırdığı açıklamaları yapılsa da görüldü ki; bataklığa girmeyerek felaket önlenmiştir. Irak Şii ve Sünni çatışmasını bir yana Türkmen ve Kürtlerin de savaş alanı haline gelmiştir. Koalisyon güçleri bölgede güvenliği sağlamaya bir yana, kendi elleriyle yeraltı direniş grupları yaratmayı başarmıştır. Bölgede güvenliği görsel olarak sağladıklarını iddia ederken, rehine eylemleri, intihar bombacıların sayısında istatiksel artış gözlenmektedir. Türkiye, Irak’a asker göndermiş olsaydı, bir Kürtler’le karşı karşıya gelecekti ve PKK problemini ateşin içinde çözmeye çalışacaktı. Bu çözüm Avrupa Birliği üyeliği sürecinde engeller oluşturacaktı. Bunun yanısıra Türkiye’nin sünni duruşuyla bölgedeki varlığı İran’ı rahatsız edecek ve bölgede iki önemli geleneğin tarafları olarak Türkiye-İran ortaya çıkacaktı. Türkiye böylece bölgedeki tarafsızlık rolünü yitirecek ve tansiyonları yükselterek sözünün dinlenirliği konumunu yitirecekti.
Ortadoğu’daki etnik ve siyasi sınır problemlerinin ortaya çıktığı en önemli ülkelerden birisi de Lübnan’dır. Ülkedeki de facto siyasi durumda bunu teyid etmektedir. Lübnan’da Maruniler, Ermeniler, Şii ve Sünni Araplar ve Dürziler birlikte yaşamaktadır. Taif anlaşması sonrasında ülkenin farklı siyasi pozisyonları etnik gruplara dağıtılmıştır. Lübnan’da cumhurbaşkanı Maruni Katolik Hristiyan, başbakanın sünni Müslüman, Meclis başkanının da Şii Müslüman olmasına karar verilmiştir. Ülkenin 1983 yaşadığı iç savaş sona ermiş, Refik Hariri ile bir dayanışma kültürü ve Lübnan kimliği oluşmaya başlamıştır. Refik Hariri’nin yapılan suikast sonrasında Lübnan halkının gösterdiği ortak tutum bunun en önemli göstergesidir. Hizbullah’ın Al-Manar televizyonunda 12 Haziran 2006.tarihinde Hassan Seyyid Nasrallah’ın iki İsrail’li askeri kaçırdıklarını açıklamasıyla Lübnan’daki bütün dengeler alt üst oldu. İsrail hemen askeri birliklerini harekete geçirerek aynı gece Lübnan’daki Şii bölgelerini kendince Hizbullah’ın hareketliğini azaltacağı inandığı yol, köprü, geçiş noktası ve havalimanları bombaladı. Lübnan halkı güney’den kuzey’e doğru göç etmeye başladılar. Hizbullah’ın Katyuşa ve Havan topu saldırısı İsrail’deki Karmel dağına ve Hayfa şehrine saldırılar yaptılar. Lübnan’daki bütün yabancı misyonlar ve vatandaşlar Türkiye üzerinden tahliye edildiler. Türkiye SAT komandoları eşliğinde vatandaşlarını tahliye etti. İsrail bu tahliyeler sırasında bir Türk gemisini gece boyunca durdurdu ve ancak sabah yola devam etmesine izin verildi. Türkiye’yi bölgedeki yalnızlar valsinde tek eş olarak gören İsrail savaş durumunda bütün geçmişlerini görmezden gelmiştir. Güvenlik konseyinin çabasıyla ateşkes’e ulaşıldığında bin Lübnanlı sivil, 163 İsrail vatandaşı,.8 Kanada vatandaşı ölmüştü. Son günlerde tek tartışılan Lübnan’la İsrail arasındaki tampon bölgeye Birleşmiş Milletler’in şemsiyesi altında Fransız, Pakistan, Malezya, Bangladeş, Brunei, Finlandiya, Norveç, Endonezya, İtalya, Norveç ve Türk ordularından oluşan bir askeri gücün bölgede kontrolü ve güvenliği sağlaması planlanıyordu. Bugünlerde bile bu tartışma hala güncelliğini koruyor. BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı son kararı çerçevesinde genişletilmiş UNIFIL’e Türkiye katkıda bulunması meselesi gündeme geldi. Türkiye her ne kadar bu güce katılırken “muharip güç olmayız? şerhini koysada UNIFIL’in komutanlığı üstlenmiş olan Fransa’nın Savunma Bakanı Michele Alliot-Marie yaptığı açıklamada:
“Görevi iyi tanımlanmış ve imkanları yeterli olmayan bir kuvvet gönderilirse, bu gönderilen kuvveti de kapsayacak bir faciaya dönüşebilir,? ifadesiyle endişelerini dile getiriyor. Türkiye bu konuda yerinde incelemeyi tercih ederek Lübnan’a ateşkes sonrasında ilk ziyaret eden ülkelerden birisidir. Ateşkesin sağlanmasının ardından 16 Ağustos’ta Başbakan yardımcısı ve Dışişleri bakanı Abdullah Gül Lübnan’ı ziyaret etti. Hatta 20 Ağustos’ta İsrail’e geçerek Tzipni Livni ile görüşmeyi planlıyordu. Ancak Livni’nin Kofi Annan’la yapması gereken toplantı yüzünden Gül ile yapacağı görüşmeyi ertelemek durumunda kalmıştır. Bu arada Ehud Olmert’in Ağustos sonunda Türkiye’ye gelme planlarını ertelediğini de dikkate almalıyız. Türkiye’nin Lübnan’da yer alması stratejik olarak çok önemlidir. Türkiye’nin Lübnan varlığı’na karar vermeden önce muhtemel tehlikelerden haberdar olmalıdır. Lübnan Ermeni varlığının dikkate değer sayılarda olduğu ülkelerden birisidir. Ayrıca Taşnak ve Hınçak gibi iki kadim Ermeni partisinin varlığını sürdürdüğü ülkedir. 17 Ağustos’ta Meclis’te 6 sandalyesi bulunan Taşnak partisi bir bildiri yayınlayarak Lübnan’da Türk askeri istemediğini açıklamıştı. Her ne kadar Abdullah Gül ve diğer bakanlar onuruna verilen yemekte , Lübnan Başbakanı Sinyor’a “Bütün Lübnan Türk ordusunun gelmesini istiyor. Ermeni bakanımız bile Türk ordusu gelmeli diyor;? diyerek Ermeni bakanı masasına davet edip, “Değil mi sayın bakan? diye sordu. O da “evet? dediyse de bunun diplomatik nezaket icabı bir cevap mı yoksa gerçek mi olduğunu bilemiyoruz. Lübnan’daki Ermeni varlığı Türkiye’nin asker göndermesi açısından dikkate alınmalıdır. Türkiye gereksiz yere tansiyonu yükseltmiş olacaktır. Lübnan’da askerin ne misyon üstleneceği önemli bir konudur. Türkiye yıllardan beri Orta Doğu’da İsrail’in güvenlik ortağı olarak konumlandırılmıştır. Her ne kadar AKP hükümeti yalnızların dansı şeklindeki bu ilişki tarzını değiştirmek istese de uluslararası imajlar kolayca silinemiyor. Yıllardır stratejik ortağı olduğu bir ülkenin de taraf olduğu bir anlaşmazlığının ortasında yer almak Türkiye için ne derece faydalı olacaktır düşünmek gerekir. Nitekim Türkiye’nin bu ortaklığını tamamıyla sona erdirmediğinin bir ifadesi olarak 22 Temmuz’da İran’dan kalkan uçakları F-16’larıyla Diyarbakır havalimanına indirerek Lübnan’daki Hizbullah güçlerine cephane taşıyıp taşımadığı kontrol edilmiştir. Hatta İsrail, İran’ın Hizbullah’a silah göndermesini engellemek için Türkiye’nin Tahran’a kara ve hava ambargosu uygulamasını istediğini biliyoruz. Ancak Türkiye bunu kısmen uygulayarak bir denge politikası sergilemiştir. Dolayısıyla Türkiye uluslararası birliğin içinde İsrail’in isteklerini yerine getiren bir üye olarak görülmesi ihtimali vardır. BM’in kararının İsrail’in yalnızca taarruz operasyonlarını yasaklıyor, ancak savunma amaçlı olanları için bir yaptırım getirmiyor. İsrail’in saldırı ve savunma kavramlarını uluslararası hukuk dışında kendi menfaatleriyle tanımladığı birçok örnek görülmüştür. İsrail’in 1559 sayılı kararın uygulanarak Hizbullah silahsızlandırılmasını da istediği bilinmektedir. Türkiye’nin içinde olduğu UNIFIL gücüne rağmen beklenmedik bir asker kaçırma ihtimali gerçekleşirse ve İsrail tampon bölgeyi geçerse ülkemizin bölgedeki söz dinlenir durumu ortadan kalkması muhtemeldir. Bazı kaynakların Nasrallah’ın yerini MOSSAD’a Türk Milli İstihbarat Teşkilatının haber verdiği yolundaki iddiaları dikkate aldığımızda, bölgedeki Hizbullah güçlerinin ve İran’ın gergin olacağını tahmin etmek hiçte zor değil. Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerini dengeli de olsa devam ederken Lübnan’daki görevli askerlerin arasında bulunması İran’ı da dolaylı olarak rahatsız edecektir. Türkiye’nin Lübnan’daki Hizbullah’ı silahsızlandırma gibi bir misyonu olmasa bile olaylara çekilebilme ihtimali olabilir. Ayrıca Türkiye’nin sünni kimliği İran bağlantılı güçleri rahatsız ederek Lübnan’da beklenmedik diğer çatışmalara ön ayak olabilir. Ayrıca Türkiye’nin her ne kadar kendini Osmanlı Devlet’inin devamı saymasada Orta Doğu ülkeleri için bu kadar basite indirgenemiyeceği unutulmamalıdır. Cemal Paşa’nın adının Lübnanlılar için ne demek olduğunu bölge uzmanları çok iyi bilmektedir. Türkiye bölgede gerilimi düşüren tavrını sergileyerek bu uluslararası gücün dışında kalırsa, bölgenin alt yapı inşası ve kalkınmasında tarafsız bir rol oynayarak daha fazla etkin olabilir. Türkiye’nin UNIFIL gücüne Mersin limanını ve Adana Şakir Paşa havaalanını açması uluslararası barış için yeterince güçlü bir katkıdır. Bu yanısıra Kızılay, TİKA ve diğer insani yardım kuruluşlarını seferber ederek, Lübnan’ın geleneksel güvenlik kuramları dışında ülkenin inşasında ve Lübnan halkının refahını sağlamak için çalışma ihtimali vardır. Böylece Suriye ve İran’la olan ilişkilerini germeden bölgede nüfuzunu arttırabilir. Türkiye Lübnan’da olmalı ama Lübnan halkının refahını yükseltmek, hastane ve okul gibi kamu binaları inşa etmek için, hastalara bakmak için olmalı. Askeri güç olarak bölgede bulunmalarının yeterince düşünülmüş ve taşınılmış bir karar olduğunu sanmıyorum. TBMM’nin kendi irfanıyla daha doğru bir karar almasını ümit ediyorum. Türkiye son dönemde yaptığı büyük açılım Lübnan’daki UNIFIL gücüne katılarak kazanabilir de kaybedebilir de…Umarım biz kazanan tarafta oluruz.

*1790′da inşa edilen Paris Pantheon’un girişindeki yazı-Büyük adamlara vatan minnettardır.

 
0

TÜRKMENİSTAN’DA TOPLUM VE KÜLTÜR - B. ERSANLI / ORAZPOLAT EKAEV

Posted by TheSaint on Jul 3, 2006 in Akademik

Der. Büşra Ersanlı
Orazpolat Ekaev
Türkmenistan’da
Toplum ve Kültür
Kültür Bakanlığı
Yayınları
1998, XIX+186 s.

Türkmenistan’a ait hafızamızdaki en taze hatıra, Barış Manço’nun, vefatından kısa bir süre önce Türkmenistan devlet başkanı Saparmurat Niyazov’un elinden Türkmen vatandaşlığını ve pasaportunu almasıdır. Diğer bir güncel bağımız da yılan hikâyesine dönen doğalgaz boru hattı meselesidir.

Türk halkı, Türkmenistan’ı 1991 yılı sonrasında ticari ilişkiler vasıtasıyla tanımıştır. Yüzeysel bir tanışıklığın ötesine gitmeyen bu ilişkide Türk halkı ne Mahtumkulu’nu, ne Göktepe’yi, ne Çöl pazarını, ne gupbaları, ne de gülyakaları öğrenebilmiştir, öğrenmek istediğinde de uygun kaynakları bulamamış, yahut da ulaşamamıştır. İki toplum arasındaki bilgi boşluğunun, Türk halkının tutumundan ziyade bu konudaki kültür politikalarımızın güdük ve zayıf olmasından kaynaklandığını zannediyorum.

Kültür Bakanlığı belki bu açığı farkettiği için, belki de modern trendlere uyma eğilimiyle Türkmenistan’da Toplum ve Kültür başlığı altında yeni bir kitap yayınlamıştır. Bu çalışma, Kültür Bakanlığı tarafından 5 sene önce başlatılmış bir projenin ilk adımıdır. O tarihlerde Kültür Bakanlığı müsteşarı olan Emre Kongar, ülkeler hakkında detaylı raporlar hazırlanması için gerekli altyapıyı oluşturduktan sonra, Büşra Ersanlı’ya projeyi yürütmesini teklif etmiştir. Ancak Büşra Ersanlı, teklif edilen ülke raporlarının büyük yatırım ve ekip çalışması gerektirdiğinin bilinciyle; ayrıca politik ortamın değişkenliğini de göz önüne alarak yeni bir teklif getirmiştir. Yeni proje teklifi; ülke raporları yerine, Türk Cumhuriyetlerinin yerel uzmanlarının ve bilim adamlarının yazacağı toplumsal ve kültürel konuları içeren makalelerden oluşan bir derleme hazırlanmasıdır. Kültür Bakanlığı da bu teklifin ülke raporlarına nazaran daha kalıcı ve daha verimli olacağına karar vermiş olacak ki, bu seriyi yayına hazırladı.

Büşra Ersanlı’nın derlemesinde yer alan önsöze göre, projenin devamında, yazarın Azerbaycan, İsenbike Togan’ın Özbekistan, Emine Gürsoy Naskali’nin de Kırgızistan derlemelerinin yayımlanacağını müjdeleyebiliriz.

Kitabın, Türkiyeli okurları biraz olsun, Türkmenistan ile tanıştırabilmek amacıyla hazırlandığı önsözünde belirtilmiştir. Bence bu çalışmanın en önemli tarafı, Türkmenlerin kendilerini adeta bir boy aynasında tarif ediyor olmasıdır. Ayrıca, Orta Asya çalışmalarında yaygın bir tutum olarak göze çarpan oryantalist tavır ve devamlı çatışma noktaları tespit etmeye çalışan paranoya da bu çalışmada görülmemektedir.

Akademik açıdan en önemli misyonu, Türkmen kimliğini oluşturan kültürel öğelerin aydınlatılmasında ortaya çıkmaktadır. Zira, kimlik oluşumunu anlamaya, çözümlemeye çalışan araştırmalarda bireyin kendisini nasıl tarif ettiğini tespit etmek çok önemlidir. Türkmenistan’da Toplum ve Kültür kitabıyla hem okuyuculara hem de araştırmacılara, Türkmenlerin kendilerini nasıl tanımladıklarını anlama imkânı sunulmuştur. Bizzat Türkmen ilim adamlarının kalemlerinden çıkan makalelerden oluşan bu eser, Türkmen toplumu üzerinde çalışan sosyal bilimcilere, uzun araştırmalar sonunda elde edebilecekleri bilgileri bir çırpıda sunmaktadır.

İçeriğine geçmeden, kitabın fizikî unsurlarına baktığımızda, Kültür Bakanlığı’nın alışılagelmiş (!) tarzında basıldığını görüyoruz. Eser, kâğıt açısından lüzumsuz yere bonkör davranılarak kuşe kâğıda basılmıştır. Bu, hem kitabın okunmasını hem de taşınmasını zorlaştırmaktadır. Boyut olarak 16×24 cm. ebatlarında olan eserin, iç kapağındaki kitap kartı örneği kütüphanelere ve araştırmacılara büyük faydalar sağlamaktadır.

Hemen ilk kapak sayfasında büyük ve önemli bir hata göze çarpıyor. Karton kapakta Büşra Ersanlı’nın kitabın müellifi gibi gözükmesi ve iç kapakta Orazpolat Ekaev’in isminin de yer alması zihinleri karıştırıyor. Kültür Bakanlığı’nın yaptığı bu baskı hatası, Orta Asya üzerine çalışan Türk akademisyenlerini, Orta Asyalı meslektaşlarının karşısında zor duruma düşürmektedir. Halbuki, bu derlemenin ortaya çıkmasında Büşra Ersanlı’nın yanı sıra Türkmenistan Bilimler Akademisi Tarih Enstitüsü’nden Orazpolat Ekaev-Baharlı da derleyen görevini üstlenmiştir.

Türkmenistan’da Toplum ve Kültür’de, metodolojik açıdan Orta Asya sahasında yerli kaynaklarla çalışan araştırmacıların hep yüz yüze geldikleri bir problemle karşılaşıyoruz. Eserde birçok makalede dipnot bulunmuyor ve sadece genel hatlarıyla yararlanılan kaynaklar belirtilmiş. Bu metodolojik sıkıntı, Türk dünyası üzerine çalışan sosyal bilimcilerin bu makalelerden gerektiği kadar faydalanmalarına imkân tanımamaktadır.

Giriş bölümünde, Büşra Ersanlı tarafından kaleme alınan “Türkmenistan’da Bağımsız Devletli Kültür” başlığını taşıyan yazıda güncel kültürün fotoğrafı çekilmiştir. Bağımsızlığın, Türkmen kültürü ve kimliği üzerindeki etkilerine değinilmiştir.

“Tarih, Edebiyat, Müzik-Oyun-Görüntü, Ellerin Hüneri” başlıklarını taşıyan bölümlerden oluşan kitap, ilk bakışta antropolojik bir bölümlendirme ile emekleyen, konuşmaya başlayan, okumayı öğrenen ve sonunda eser vermeye başlayan bir insanı hatırlatıyor.

Derlemenin “Tarih” başlıklı bölümünün ilk makalesi, “Türkmenistan’da Arkeoloji Abideleri”dir. Makale, Türkmenistan topraklarının arkeolojisini, geçmişini inceliyor. Rusların, Türkmenistan’daki arkeolojik araştırmaları çok erken tarihlerde başlatmaları hayli enteresandır. 1884 tarihinde Çar Rusyası döneminde başlayan bu çalışmalar Sovyetler Birliği zamanında da gelişerek devam etmiştir. Avrupalı seyyahların, 1890′lı yıllarda bu bölgelerdeki tarihî zenginlikleri, kontrolün olmayışından faydalanarak kaçırmış olmalarından bahsedilmesi de aklıma hemen Batı müzelerindeki Türkiye’ye ait tarihî eserleri getiriyor.

Sovyetler Birliği döneminde arkeolojiye verilen önem beni hep düşündürmüştür. Sovyetler Birliği’nin bu tavrı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarındaki arkeolojik hareketler ile ilişkilendirildiğinde enteresan bir resim ortaya çıkabilir. “Halkların dostluğu” çerçevesinde, milliyetçi duyguların ağır bastığı yakın tarih yerine uzak geçmişteki “nötr tarih”i kullanarak halkın “aidiyet-milliyet” duygusunu hangi metotlarla ve nasıl tatmin ettiklerini hep düşünmüşümdür.

“Şahıs, Aile, Mülk: Ondokuzuncu Yüzyılda Sosyal ve Ekonomik Hayat” başlıklı makale, Türkmenistan’ın sosyolojisini anlayabilmek için mutlaka okunmalıdır. Daha da ötesinde Orta Asya’da su ve toprak ilişkisini ya da yerli ve göçebe halk ilişkisini analiz eden bir çalışmadır. Türkistan’ın değişik coğrafyalarında yaşayan Türkmenlerin gündelik hayatlarını düzenlemek için kullandıkları Türkmencilik kanunlarının açılımlarını ve ana kurallarını içeren makalede teknolojik, ekonomik ve sosyal gelişmelerle toplumun geçirmiş ya da geçirmekte olduğu metamorfoz da izah edilmeye çalışılmıştır. Yazar makalenin son paragrafında hoş bir ifadeye yer veriyor: “Şimdi bizim toplumumuz XXI. yüzyılın kapısında duruyor. XX. yüzyıl bizim halkımıza, toplumumuza çok zorluk ve azap, katliam, savaş ve açlık getirdi. XXI. yüzyılın inşallah bize mutluluk, bütün Türk halklarına dostluk, bütün dünya halklarına barış, her bir şahsa hürriyet, devlet tarafından kurulacak demokratik düzen, her bir aile için gönenç, zenginlik getirmesini arzu ediyoruz” (s. 34).

“İlk Türkmen Devletleri ve Türkmenistan’da İstiklâl Mücadeleleri” isimli makale, tarihin sır dolu sayfalarında ilgi çekici hikâyelerin var olduğunu bildirerek başlıyor. 1040 yılından başlayarak 19. yüzyılın başına kadar Türkmen halkının tarihinin kısa fakat titizce hazırlanmış özetini veriyor. Ayrıca, 19. yüzyıldaki ayaklanmalar ve istiklâl mücadeleleri de kronolojik olarak incelenmiştir, ki bu bilgilerin, Türkmenistan üzerinde çalışan araştırmacılara büyük kolaylıklar sağlayacağını tahmin ediyorum. Bu makalenin satır aralarında Türkiyeli okurları şaşırtabilecek bilgilere rastlıyoruz: 1917 yılından 1938 yılına kadar devam eden, Sovyet bilim adamları tarafından Basmacılık (detaylı bilgi için, Baymirza Hayit, Basmacılar, Türkistan Milli Mücadele Tarihi (1917-1934), Türk Diyanet Vakfı Yayınları, 1997) olarak değerlendirilen, Türk halklarının önce Çar Rusyasına, 1917 sonrasında Sovyet sosyalistlerine karşı verdiği bu istiklâl mücadelesinde, Türk subaylar bilfiil yardımlarda bulunmuşlardır. Rusya’da esir bulunan Osmanlı subaylarının Türkmenlere askeri eğitim verdikleri belirtiliyor. Bu konuda birçok örnek ve hatırat mevcuttur. (İlk elde akla gelenler şunlar: Adil Hikmet Bey, Asya’da Beş Türk, Ötüken Yayınları, 1998; Ahmet Kemal Habibzâde, Çin Türkistanı Hatıraları, Kitabevi Yayınları, 1996; Raci Çakıröz, “Türkistan’da Türk Subayları”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, 1987, 1-11. sayılar, Çakıröz’ün bu hatıratının diğer bir nüshası da Çarlık ve Bolşevik Rusya’da başlığıyla 1990 yılında Belge Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Ayrıca, Enver Paşa üzerinde yoğunlaşmakla birlikte Osmanlı subayları hakkında bilgiler veren şu eserler de önemlidir: Ali Bademci; Korbaşılar: 1917-1934 Türkistan Milli Hareketi ve Enver Paşa, Kutluğ Yayınları, 1975; Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, Remzi Kitabevi, 1972, cilt III.) Daha sonra bu subaylar Pan-Türkçülük suçlamasıyla Stalin’in emriyle idam edildiler. Ek olarak, Türkmen halkının istiklâl mücadelesinin kronolojisi de verilmiştir.

Kitaptaki Tarih bölümünün diğer bir makalesi de “Türkmen Atları” başlığını taşıyor. Dünyada at meraklıları arasında çok meşhur olan Türkmen atlarının şeceresine ait detaylar verilmiştir. Günümüz Türkmen kültüründe ve sosyal hayatında “at” kavramının öneminden kaynaklanan kutlama ve yürüyüşlere ilişkin bilgiler de verilmiştir.

Derlemenin ikinci bölümü “Edebiyat” başlığını taşıyor. Edebiyat bölümünde yer alan yazılar, Türkmen edebi hayatının panoramasını vermesi açısından önemlidir. “Türkmen Şiiri” isimli makalede, Sovyet Türkmen Şiiri temaları sınıflandırılmış ve kaynak isimler belirtilmiştir. Bu makale, misyon olarak Türkmen kültürünün temelini teşkil eden halk şairlerine yer verilmemesi nedeniyle, kimlik oluşumu noktasındaki bazı soruları cevapsız bırakmıştır.

Dr. Ahmet Mehmedov ve Yener Kazak tarafından yazılan “Türkmen Romanı” isimli makalede dikkatimizi ilk çeken unsur, makalenin, yazar tarafından Türkiye Türkçesi ile yazılmış olmasıdır. Bu not, “acaba Türkiye’de kaç kişi Türkmence makale yazabilir” sorusunu aklımıza getiriyor?

“Türkmen Romanı” makalesi için de, “Türkmen Şiiri” isimli makale için beyan ettiğim teknik çekinceleri tekrarlıyorum. Yazar, Türkmen romanının, 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkarak günümüze kadar edebî açıdan olgunlaşma aşamaları yaşadığını anlatıyor ve tezini 1937 sonrasında başlayan gelişmelerin kronolojik tahlilini yaparak günümüze kadar getiriyor.

Edebiyat bölümünde yer alan ve Türkmen halkının karakterini destansı bir yazı olarak inceleyen diğer bir makale de “Erden Er Doğar (Aile ve Birey)” başlığını taşıyor. Bu hikâye üsluplu makale şöyle bir kıssa ile devam ediyor: Bir yolcu yolda bir göçebe köyüne rastlar, bir evin kapısına varır, “misafir alır mısınız?” diye sorar. Bu hanenin bir tek kara evi (ağaçtan yapılan, üstü kubbemsi, kolay kurulabilen ev) vardır. Ev sahibi konuğu gülümseyerek karşılar, imkânı dahilinde ona hizmet eder ve gece çocuklarının yanında yer verip, yatırır. Konuk genç, ev sahibinin yetişkin kızıyla bir yorganda yatmaktadır. Ertesi gün konuk vedalaşıp gider. Yolda giderken hep düşünür: “Akşam beni çiçek gibi bir kızın yanında yatırdılar, ama ben onunla bir çift laf etmeyi bile düşünmedim” der ve gün batmadan geri döner. Genci tekrar misafir kabul ederler. Ancak kızın yanında yer vermezler. Ertesi gün konuk, ev sahibine bunun nedenini sorar. Ev sahibi onun kötü niyetle geldiğini anlar, ancak misafir kabul etmekten vazgeçmez. Eğer vazgeçerse, halkının konukseverlik geleneğine ters düşeceğini bilir (s. 91). Bu makale, Türkmenlerin kendilerini aynada nasıl gördüklerinin güzel ve belirgin bir ifadesidir.

“Türkmen Müziği, Geleneği ve Bugünkü Durumu” başlığını taşıyan makale, gerçekten millî kimlik oluşumuna ışık tutabilecek ölçülerde hazırlanmış bir makaledir. Türkmen folklorundan müzik aletlerine kadar büyük bir kültür mirası bu sınırlı sayfalara sığdırılmaya çalışılmış. Modern Türkmenistan’ın klasik Batı müziğinin önde gelen isimleri ve eserleri de tanıtılmıştır.

Müzik-Oyun-Görüntü başlıklı bölümün ikinci makalesi “Türkmen Sazı-Türkmen Sözü Sohbeti”nde, Türkmen halk müziğinin vazgeçilmez çalgıları da incelenmiştir. Dutar’dan, gargı düdük’e, dilli düdük’e, gıçak’tan gopuz’a kadar Türkmen müziğinin temel sazlarının şekillerine ve çalınabilecek müziklere değinen bu makalenin, teknik tarzıyla daha çok müzikologlara faydalı olacağı kanaatini taşıyorum.

“Türkmen Filminin Şeceresi ya da Film, Milli Kültürün Bir Parçasıdır” başlıklı makalesinde Hocakul Narlıyev, Türkmen kültürünün kritik noktalarını şu satırlarla ifade etmiştir:

“Film üretiminde esas kaynak, halkın zengin müzik mirasından, Türkmen halkının hayatında hiçbir şeyle değiştirilmeyen müziğin rolü ve bunu yaratan çok tanınmış ya da daha az bilinen bağşıların gösterilerinden geliyordu. Halkın milli ruhu, yaratıcılık gücü, onun yüksek düzeylere ulaşmış zanaatinde, el işlerinde de ortaya çıkmıştı. Teknik yönleri gözükmeyen, mükemmel yapılmış Türkmen halılarını, el işlerini, işlemelerini hepimiz biliyoruz. Bütün bunları çocuklukta öğrenmiş ve yaratmışlar, hatta bizim kendi nefesimizi ya da kalp atışlarımızı işitmediğimiz gibi, onlar da, kendileri bile bu işin nasıl olduğunu anlamadan sanatlarının üstadı olmuşlar. Biz, Türkmenler, hayatımızın ta kendisi olan bu güzellikler olmadan kendimizi tasavvur edemiyoruz. Tabii ki tüm bu kültür özellikleri, film sanatının yaratıcılarını cezbetmiştir. Kendi halkının temsilcileri olarak, bu şahıslar faaliyetlerinde asırlar boyunca oluşmuş ortak ahlak tecrübesi gibi önemli noktalardan hareket etmişlerdir” (s. 128-129).

Bu analizlerin ardından yazar, Türkmen siyasi hayatının Türkmen kültürü ile yoğun etkileşimine de parmak basmıştır: Millî filmciliğin gelişmesindeki inişler-çıkışlar ile siyasi ve sosyal olaylar arasında sıkı bir bağ olduğunu pek çok şey kanıtlar (s. 129). 1920-30′lu yıllarda Stalin baskısı filmcilik sahasında tekdüzeliğin oluşmasına sebep olmuştur. 30′lu yıllarda başlayan, filmlerin tekdüzeleştirilmesiyle varılmak istenen esas sonuç, toplumun şuurunu yönetmek ve standartlaştırmaktı (s. 130).

Narlıyev, 30′lu yılların Stalin politikasını ve estetiğini en ince ayrıntılarına kadar yorumladıktan sonra Türkmenistan’ın geleceğinde Türkmen filminin misyonunu şu satırlarla ifade etmiştir: “Bugün Türkmenistan’ın milli film sanatı dünya milli sanatına aynı seviyede giriyor ve büyük bir değer sergiliyor. Halkın kendi kendini tanımasına ve kendini ifade edebilmesine hizmet ediyor, onun izzeti nefsini sağlamlaştırıyor, kendi halkını tüm dünyaya tanıtıyor. Film dilinin, sınırları ve milletleri aşan bir karaktere ulaşması belli başlı bazı filmlerde netlik kazanıyor ve böylece film anlam ile şeklin ayrılmaz bütünlüğünü milli bir özellik çerçevesinde sergiliyor” (s. 139).

Film sanatlarının kardeşi olan tiyatro konusuna da bu derlemede yer verilmiştir. Bu noktadan hareketle, Orta Asya tarihindeki modernleşme hareketlerinde, tiyatronun milliyetçi duyguların oluşmasında ne kadar etkili olduğunu da hatırlatmak istiyorum. Bu manada “Türkmen Tiyatrosu” makalesi Özbek, Tatar ve Azeri tiyatro tarihiyle kıyaslama yapma imkânı sağlamaktadır. Ancak makalede ilk Türkmen tiyatro oluşumunun 1917 tarihinde başladığı belirtiliyor. Oysa ki, 20. yüzyılın başlarında Buhara Emirliğinde, Hive Hanlığında ve Taşkent gibi bölgelerde ortaya çıkan yenileşme hareketlerinde tiyatro genelde fikirlerin vulgarizasyonunu sağlayacak bir araç olarak daha erken tarihlerde kullanılmıştır. Bu hemen, “acaba Türkmenlerde yenileşme hareketleri olmadı mı?” ya da “bu hareketlerde tiyatro kullanılmadı mı?” sorusunu aklımıza getiriyor.

Goethe’nin dediği gibi, “halkı oluşturmak için tiyatro oluşturmak lazım”. Cumadurdu Sarıyev, makalesinde Türkmen tiyatrosunun 1917′de başlayan ve günümüze kadar gelen serüvenini incelemiştir. Türkmen tiyatrosundaki kahramanlık motiflerinin önemli rolü de yazar tarafından ele alınmıştır. Bu makalede opera ve bale tiyatrosuna da değinilmiştir.

Türkmenistan’da Toplum ve Kültür’de yer alan “Heykeltraşlık ve Türkmenistan’ın Plastik Sanatı” başlığını taşıyan yazılar genelde günümüz eksenli değerlendirmeleri içermektedir. Zira, İslâm’ın tasvirciliğe karşı tutumunun da etkisiyle, genelde Orta Asya Cumhuriyetlerinin Sovyet işgali öncesinde plastik sanatlara ait dikkat çekici örneklere rastlanılmamaktadır. Tabii ki, erken dönem Türk tarihindeki ‘balbal’lardan ve ‘kurganlar’dan çıkan kalıntılardan anlaşıldığı üzere, modern manada olmasa bile, plastik sanat diye tabir edebileceğimiz eserlerin var olduğu da unutulmamalıdır. Dolayısıyla, Türkmen plastik sanatını anlatan yazıların Türkmen kimliğinin kaynaklarının anlaşılmasına faydalı olmaktan ziyade, modern Türkmen kimliği panoramasının izlenebilmesi için yararlı olabilecek bir malzeme olduğu unutulmamalıdır.

Türkmenistan’dan bahsedip de Çöl pazarında satılan halıların ihmal edilmesi tabii ki düşünülemez. Maya Cumaniyazova tarafından kaleme alınan “Nakış ve Halı-Halı Pazarının Ortaya Çıkışı” başlıklı makalede Türkmen halı kültürünün oluşumu ve tekstil unsurları incelemiştir. Hatta, demiryolunun Türkmen topraklarına ulaşmasından sonra Türkmen halılarında görülmeye başlayan sentetik boyaların serencamından bile bahseden bu detaylı makalenin, sanat tarihçilerine yeni bilgiler sağlayacağını tahmin ediyorum.

“Nakış-Medeniyet Ruhu” başlığıyla Aman Amangeldi Çendiri tarafından kaleme alınan makale, takı ve süs eşyalarında simgelerden bahsetmektedir. Türkmen nakkaşlığından bahseden bu makalede duygusal tat alınmaktadır.

Sonuç olarak, imkânlar çerçevesinde Türkmenistan ve Türkmenler adına zihnimizde kimlik-imaj oluşturmamıza yardım eden bu eser, Orta Asya çalışmalarına da yeni bir soluk getirmiştir. Bu sağlıklı ve yerli bakış açısının diğer çalışmalara da ilham kaynağı olmasını ümit ediyoruz.

Salih Bıçakcı

Copyright © 2008 Serendipity All rights reserved. Theme by Laptop Geek.