Yaşımın ve yaşamın kıyısında

Zaman geçiyor ve her şeyin şekli değişiyor. Yaşınız arttıkça olayların kurgusu ve renkleri farklılaşıyor. Bulanıklaşıyor ve zaman zaman berraklaşıyor, görünmez oluyor ve birden ortaya çıkıyor. Bazen köşeler sivrileşiyor bazen de dümdüz bir duvar oluyor önünüzde ….Labirentlerin kalıpları ve şekilleri bile değişiyor….Tünellerin sonundaki ışıklar belirsizleşiyor.. Ama siz yine de yanınızdakilere:

– merak etmeyin hemen şurayı dönünce çıkışı bulacağız!

diyorsunuz. Gülüşler ve ağlaşmalar, kahkahalar, makyajlar, yere düşmeler, merdiven çıkmalar….Bütün sahtelikler daha ilk an da anlamını kaybeder ve bütün bu bilgelik yaşla gelen bir erdemdir. Biz küçükler büyüklerin neden bazı davranışları geliştirdiklerini anlayamayız. Halbuki hepsinin haklı sebepleri vardır, belki de haksız. Her geçen yılda biz de bu erdemin parçalarından nasipleniyoruz. Bu belki de tanrı’nın insanoğlunun kaybettiği ya da dünyada geçirdiği zamana karşı verilen bir hediyedir. Kim bilir belki doğanın yıllar geçtikçe fiziksel olarak zayıflayan insan bedenine karşın manevi olarak güçlen sezgilerimiz ve olgunlaşan erdemimiz… Yaş olarak sizden genç olanlar fiziksel olarak sizden güçlü olmakla beraber sizin maskeleri düşüren sezgilerinizden yoksundurlar. Siz de kendinizden daha büyüklere karşı aynı zayıflıklara sahipsiniz.

Yılların bedenden götürdükleri ve ruha kazandıkları arasındaki denge arasındaki değişimin yan etkilerinden birisi de zaman zaman renklerin solması ve siyah-beyaz olması ve bütün acılı değişimler, belirsizlikler……

Akın’ın deyimiyle yaşamında kıyısında belirsizliğin belirgin olduğu bekleyişler…

Share

Ey Kervanbaşı

ای ساربان


ای ساربان ، ای کاروان ، لیلای من کجا می بری ؟

با بردن لیلای من ، جان و دل مرا می بری.

ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟

ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟

در بستن پیمان ما ، تنها گواه ما شد خدا
تا این جهان ، بر پا بود ،این عشق ما بماند به جا
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟

تمامی دینم به دنیای فانی، شراره عشقی که شد زندگانی
به یاد یاری خوشا قطره اشکی ، به سوز عشقی خوشا زندگانی
همیشه خدایا محبت دلها به دلها بماند ،بسان دل ما
که لیلی و مجنون فسانه شود حکایت ما جاودانه شود

تو اکنون ز عشقم گریزانی غمم را ز چشمم نمی خوانی
از این غم چه حالم نمی دانی
پس از تو نمونم برای خدا تو مرگ دلم را ببین و برو
چو طوفان سختی ز شاخه ی غم گل هستی ام را بچین و برو
که هستم من آن تک درختی که در پای طوفان نشسته
همه شاخه های وجودش ز خشم طبیعت شکسته

با بردن ، لیلای من ، جان و دل مرا می بری

ای ساربان ای کاروان لیلای من کجا می بری ؟

ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟


MOHSEN NAMJOO – EY SAREBAN
Yükleyen dogala79. – Öne çıkan müzik videolarını izleyin.

Share

Sayılara boğulmak

Öyle bir çağdayız ki, kalbinizin atışı bir sayı, kolestrolünüz bir sayı, kaç kitap okuduğunuz bir sayı…Siz ne kadar çok para harcıyorsanız o kadarlık adamsınız kimse nasıl harcadığınızla ilgilenmiyor zaten. Bu yüzyılda kütüphaneler içindeki kitapların sayısıyla ilgileniyorlar, kaçını okuduğunuz kimsenin umurunda değil. Hepimiz kaç kere öpüştüğümüzü sayıyoruz ama kaçı unutulmaz, hiç dert etmiyoruz.

Biz bu yüzyılda 1 ve 0 arasında ve sadece sayılarla yaşıyoruz. Artık değerler ve anlamları yavaşca yerlerini rakamlara bıraktılar. Bütün sorular kaç taneyi soruyor ve niceliklerini öğrenmeyi hedefliyor. Biz sayıların anlamsızlaştırdığı bir nesil olmak yolunda ilerliyoruz.

Kimse insanla ve ruhuyla ilgilenmiyor..

Bu konuda bağırarak konuşmak istiyorum..ancak şimdilik susuyorum.

Can Dündar’ın bugünkü yazısı derdime kısmen tercüman oluyor…

Seçmen ile seyirci

“12 dev adam”ın maçlarını ve referandumu peş peşe izleyince insan “yurdum insanı”nı daha iyi tanıyor.
Seyirci ile seçmenin bazı ortak özelliklerini de keşfediyor.
Pota önünde gözlediğim kimi tavırlardan yola çıkarak sandık başında da tezahür eden “milli karakter”imizi deşmek istiyorum:
* * *
Benim izlediğim maçlarda çevremdekilerin çoğu ilk kez bir basketbol maçına gelmişlerdi. Yani başarının kokusuna koşmuşlardı.
Bu da gösteriyor ki, aslında biz sporla değil, skorla ilgiliyiz.
Ne oynadığımız, nasıl oynadığımız önemsiz.
Yatakta “kaç posta” hesabı yapan erkekler gibi, içeriğe değil, sonuca bakıyoruz.
Türkiye dışındaki maçların boş tribüne oynanmasından da anlıyoruz ki, biz aslen basketbol sevmiyoruz; basketbolcularımızı seviyoruz.
Tıpkı çocuk sevmeyip kendi çocuğumuzu sevdiğimiz, sokak kedisini tekmeleyip evde köpek beslediğimiz gibi…
* * *
İkinci gözlem şu: Çabuk moralimiz bozuluyor.
Takımımız öndeyken bütün salon ayakta; alkış kıyamet…
Takım geriye düştüğünde, yani asıl destek gerektiğinde salon alkışı kesip endişeyle bekleyişe giriyor. Ve tribünler seçim kaybetmiş parti merkezi suskunluğuna bürünüyor.
Lafa gelince seyirci “13. dev adam…” Ama zor anda üzerine düşeni yapmayıp diğer 12’den mucize bekliyor.
Tıpkı seçimde sandığa gitmeyip kaybedince lidere kabahat bulan partililer gibi…
* * *
Üçüncü gözlem şu:
Hısımlıkla, hasımlık ince bir çizginin iki yanında; taraftar hızla birinden diğerine geçiveriyor. Bir şutuna hayran olduğu oyuncu ikincide ıskalarsa “yuh”u yiyor.
“Huh-hah”tan hızla “vah-vah”a geçiveriyoruz.
Sırbistan son yarım saniyede galibiyeti getirecek basketi atamadı diye bizim takımı omuzladık; atsalardı zavallıları yerden yere vuracaktık.
Sezen Aksu’nun heykelini diken İzmirlilerin, bir tercihini beğenmeyince tabelasını söküvermesi gibi…
Sevginin bu kadar pamuk ipliğine bağlı olması, aslında sevgisizlik göstergesi mi?
* * *
Bir başka gözlem: Çifte standartlıyız.
En kritik yerde bizim oyuncu faul yaparsa “Afferim” diye pohpohluyoruz. Rakip aynı hareketi bize yapınca “Yuh ayı” diye ayaklanıyoruz.
“Faul” bize hizmet ettiği sürece makul, hoş görülebilir, hatta yararlı bir şey çünkü; tıpkı siyasetteki hakaret gibi:
Bizim lider küfrederse iyi; bizimkine küfredilirse ayıp…
* * *
Hayatta olduğu gibi sahada da hiçbir şey yapmadan kenarda duran, kazançlı her zaman…
Ona pek kimse ses etmiyor.
Ama risk alan, öne çıkan yanıyor.
Gözünü karartıp üçlük atmayı deneyen oyuncu başarırsa kahraman; kazara atamazsa “Ulan oradan da atılır mı” fırçasını yiyor anında…
Siyasette de böyle bu:
Kılıçdaroğlu’nun radikal çıkışları sorgulanıyor şimdi; “Hayır”lar 3-5 puan fazla çıksa, alkışlanacaktı oysa…
* * *
Ve son gözlem:
Yenilirse takım yeniliyor ya da oyuncular, parti, lider…
Biz, yani seyirciler, seçmenler hiç yenilmiyoruz. Adı üstünde “seyirci”yiz ya, kendimizde kusur bulmuyoruz. Anında partiyi, takımı, lideri yalnız bırakıveriyoruz.
Ama galibiyet varsa zafer sofrasına ilk biz oturuyoruz.
Yenilen onlar; kazanansa biziz her zaman…
Hesap vermeye gelince kaybedenler yalnız; bizse her kutlamada varız.
Vefasızız.

Share