Posted by TheSaint on Feb 23, 2010 in
Blog

Hepimizin aşamadığı ve bazen nerede başladığını, sonlandığını bilmediğimiz sınırları var. En kötüsü de herkesin sınırlarının olması ve zaman zaman sınırların kesişmesiyle büyüyen benlik kavgaları herhalde. Kendi başımıza öğrenirken sınırlarımızı, başkalarının sınırlarına ayak basmamak için de tetikte olmak zorundayız. Yürümeyi yeni öğrenen bir çocuk gibi acemice…İyi ki bu sınırların mayınları yok…Kendi sınırlarını alelacele ve üstünkörü keşfedenler, hızlıca başkarının sahalarına gözlerini dikiyorlar.. Yavaş yavaş sınırlarını geliştirmek ve güç alanlarını büyütmek istiyorlar.. İşte o zaman hep bilen insanlar çıkıyor karşımıza… Durmadan tazyik ve saldırı altında hissediyoruz kendimizi…İfade edilmemiş hayallerimizle dolduruyoruz kaplarımızı….Kızgınlık, utançlar ve nefretler çokca da hayalkırıklıklarıyla dolu sınırlar…. Oysa biz birlikte olsak ne güzel olurdu…
Bu son cümle bana okuduğum şu yazıyı hatırlattı:
“‘Aman gitme, aman bulaşma, aman Türk olduğunu söyleme!’ Kim kimi korkutuyor, kim kimi kimden koruyor belli değil. Beyrut’un genel hali bu zaten, karmaşada bir düzen. Bir soruyla birkaç cevap alınır. Laf uzatılmaz. “Lübnan’ın neresindensin?” sorusu aileyi, dini, dili, mezhebi anlamanın kısa yoludur. Çizilmemiş sınırlar vardır; Hıristiyanlar, Müslümanlar, herkes yerini bilir. Bölgede yeni yeni volta atan Türkler için de ’sözde’ bir sınır vardır halk arasında: Ermeni mahallesi Burc Hammud (Bourj Hammoud).
Burayı ziyaret etmek isteyen bir Türk’ün önce Lübnanlı taksi şoförünün mahalleye varana kadarki vazgeçirme çabalarına katlanması gerekiyor. Sonrası yanılgıların kanıtı zaten.
Fransızca başlayıp tek tük Arapça kelimelerle devam eden sohbet, “Neden Türk olduğunu daha önce söylemedin!” diyen Ermeni kökenli Lübnanlıların Türkçe konuşmasıyla devam ediyor. Türk ürünlerinin, Türkçe konuşmanın ve Türk dizileri izlemenin bu mahallede yasak olduğunu duyan bir Türk için, anadile geçiş zaman alıyor haliyle. Ancak her köşe başında stand açan DVD’cilerin ön sıralarına dizilmiş ‘Kurtlar Vadisi’, ‘Yabancı Damat’ ve ‘Asi’ dizilerinin fotoğrafları duyulanların sıradan bir efsane olduğunu ispatlıyor.
Garo: Kalabilseydik iyiydi!
Sucuk, pastırma kokuları arasında köşe başlarında kızaran kestaneler, sıra sıra dizilmiş kuyumcular, daracık sokaklara taşmış kumaşlar ve alelade giydirilmiş vitrin mankenleri İzmir’in Kemeraltı semtini hatırlatıyor. Herkes sokaklarda ufacık tahta taburelere oturmuş, kimi tavla oynuyor, kimi ufacık fincanlarda Türk kahvesi içiyor.
Burc Hammud’da Ermenice konuşuluyor genelde. Ak saçlı, kalın siyah gözlüklü ihtiyarlar araya Türkçe kelimeler sıkıştırıyor gayriihtiyari. Sokaklar Maraş’tan, İzmir’den almış adlarını. Hemen hemen herkesin Türkiye’de bir parçasını bıraktığı toprakların isimleri yazılı bugünkü adreslerinde.
Yaklaşık 150 bin Ermeni yaşıyor Lübnan’da. Çoğu 1920’lerde Türkiye’nin güneyinden göç edip Beyrut etrafında çadır kamplar kurmuş, sonra da Beyrut’un en önemli ticaret ve iş merkezi olan Burc Hammud’u… Lübnan’daki Ermeni diasporası büyük bir seçmen potansiyeli oluşturuyor. Politik değerlerin dışında, günlük hayatı da etkileyecek kadar güçlü üç Ermeni partisi var Lübnan’da. Ermeni Devrimci Federasyon Partisi Taşnaglar, Sosyal Demokrat Hançakyan Partisi ve Ermeni Liberal Demokrat Partisi Ramgavar.
“Aslında kalabilseydik iyiydi. İki millet de çok zeki, güzel işler yapardık beraber” diyor sucuğu ve pastırmasıyla ünlü Knar Büfe’nin sahibi Garo. Kilometrelerce uzakta olmasına rağmen, ufacık dükkânının şanı Türkiye’ye de ulaşmış. Pastırması meşhur Türk şehri Kayseri’den sadece pastırma alıp dönen Türk müşterileri bile var….
‘Ne ettik biz birbirimize?’
Mahallede yabancı biri hemen fark ediliyor. Meydanda sıradan bir kahveye girince de sorular başlıyor. “İtalyan mısın, Fransız mı?” Pek beklenmeyen “Türk’üm” cevabı karşısında kısa bir fısıldaşma, ardından “Hoş geldin!” diyerek Türkçe devam eden muhabbet, evlerine davet etmeye kadar ilerliyor. Bir süre sonra da Türk dizileri izlemeye başlanıyor İstanbul görüntüleri üzerine dönen muhabbetler eşliğinde. “Bu dizilerdeki aşk hikâyeleri değil bizim ilgimizi çeken. Biz İstanbul’u, Boğaz’ı izliyoruz her gün” diyorlar.
Kemal Sunal filmleri, Sibel Can şarkıları derken, ‘İbrahim Tatlıses Şov’un bittiğini bir Ermeni’den öğrenmek de olağan kalıyor haliyle. Bir Türk ve Ermeni arasında Beyrut’a özel olarak, İbrahim Tatlıses ve arakla açılan sohbet, Charles Aznavour ve viskiyle sürüyor.
Ve kaçınılmaz soru: “Ne ettik biz birbirimize?” İşte gitme vakti. Bencilce ama, açılıma inat, hatırlamak istediğimiz gibi bırakıyoruz muhabbeti…(ÇAĞIL M. KASAPOĞLU, Radikal gazetesi, 23.02.2010)”
Ben de bu resmi Meren’in sitesinde gördüm. Rina Castelnuovo tarafından çekilen bu resim Arapların El-Halil dediği, Yahudilerin Hebron dediği şehirde Purim (Yahudilerin özgürlüklerine kavuşmasını sağlayan olaylar silsilesini hatırlamak için kutlanan bayram) sırasında içki içen yerleşimci genç Arap kadına şarabıyla saldırıyor. Bana Mısır’daki yahudilerin kırbaçlar altında çalışmasını hatırlatıyor. Bu resim Meren’in de dediği gibi kin ve nefreti körüklemesi için değil, sadece durup düşünmemiz için gereken şok etkisini yapması için koyulmuştur..
Copyright. Rina Castelnuovo
Yazının başındaki resmimdeki gibi güneşin doğum sancıları bunlar…
Posted by TheSaint on Feb 20, 2010 in
Blog
Dünya’da ilginç kitapçılar var. Kadıköy’deki Alkım ya da Beyoğlu’ndaki Robinson Crusoe büyük kitapçılar demeden önce bu resimleri görün derim.
Birincisi Hollanda’dan Selexyz Dominicaen

Şimdi Hollanda’da olur tabii diyorsunuz. Peki Buenos Aires’deki El Ateneo isimli kitapçının resmine ne diyorsunuz?

Dahasını buradan görebilirsiniz…
Posted by TheSaint on Feb 20, 2010 in
Blog

Rüyalarının ve hayallerinin güzelliğine inananlar için anlatılacak çok hikaye var…Hayal edebilmek fanilikle cezalandırılmış vücutlarımızın sahip olduğu sonsuzluk anahtarıdır, desem mübalağa etmiş olmam sanırım. Benden özgürlüğü alabilirsiniz, ancak hayal kurmama engel olamazsınız…Sahip olmadıklarımı hayal etmekte özgürüm… Varolmayan beldelerin adını dahi bilmediğiniz ağaçlarının altındaki dinlenirken, adını bir türlü koyamadığım kokularıyla baş dönmesini andıran bir şuursuzluk hali yaşıyor olabilirim….ya da olmayabilirim..
Ne hayal edersem edeyim, ekranlarının arkasında burada yazdıklarımı okuyanların olduğunu hayal ediyorum. Onları hayal edince ardından onlara saygı göstermem gerektiğini de düşünyorum. İki yıl önce bir hanımefendi beni ofis telefonumdan aramış, yazdıklarımın sabah sabah ona hayat neşesi verdiğini söyleyerek beni mutlu etmişti. Kendisine teşekkür ettim, ancak bir gerçeği de ifade etmem gerek diyerek: “Ben bu sayfayı kendim için not defteri gibi tutuyorum, sizden çok kendime yazıyorum.” Büyük bencillik örneği göstermiştim.
Gerçekten de bilgisayarlarının başında zahmet edip de buraya kadar gelen, ancak benim hiçliğim ve boşuluğumla sınananlardan özür dilemem gerekiyor. Bu sayfaya geldiğiniz ve hiç bir mesaj bulamadığınız her gün için sizden özür dilerim. Hem de bu tarafa yaptığınız her sefer için ayrı ayrı özür dilerim. Ancak, yazmak her zamanda Anka’nın kanadında gelen gece gibi tedavi edici olmuyor. Bazen yazmak yerine düşünmeyi tercih ediyorsunuz.
Yazmak özgürleştiği gibi bazen kısıtlayıcı olabiliyor. Evet hayatımda bir sürü olay oluyor ve duygu yaşanıyor ancak hepsini buraya yazmak mümkün olmuyor. Bunun dürüstlükle ilgisi var mı bilmiyorum. Ancak yeryüzüne ulaştığında kelimelerin kollarında hislerim içimde durdugu gibi masum ve içten görünmüyor gözüme…
Dolayısıyla yazabildiğim kadarıyla yazacağım artık…Size çektiğim bir martı fotoğrafıyla veda ediyorum şimdilik….
Posted by TheSaint on Feb 2, 2010 in
Blog
Var mıdır nalçaları sevincin
gün tene değince kanatları uzar mı
derin bir secde gibi rüzgara aşılanmak
dostları düşünmenin çarpıntısından mı
Yokum arkadaş düşünmekle varılan tada
hayata yalnızca kafanı banmak
gövdende namusluca güdebilmek sevinci
elbet burkulup kalmaktan iyi.
Kara gözlerimde uğuldayan bu değil ancak
elde tüfek, elde alet, yürekte kor
cebelleşmek yalanla, kirle, tahvilatlarla
damarlarına papatyalar doldurarak
bir serinlik olup dünyaya sokulmak
ben bir deli fışkın değil miyim
sahibim Köroğlu`nun da sahibi değil mi
ve çocukların ezbere bildiği gömleğimin
kendirini kendim ekmedim mi
Öyleyse arkadaşım sinem kanayadursun
ta ki sürgün ya da mahpus kırışıklar yerine
yüzümüz köylü ve gurbetçi yanıklığa dursun
sevmekle doğrulanmıyor madem kalbimiz
girelim yarimizin avlusuna tam tekmil
ve mürdüm erikleri
ve dopdolgun elmalarıyla o bahçede
o geniş kalçalı yarimizi dört kere.
(1968)
İsmet Özel
Posted by TheSaint on Jan 24, 2010 in
Blog
Hoppalaaa nereden çıktı bu ninni demeyin. Biz uyandırmaya çalışıyoruz, sen uyutmaya demeyin ve dinleyin..
Candan Erçetin yeni albümünde ninni diye bir şarkı yapmış… Okumadan Candan mıııııı! da demeyin..
Çocuklara yat oğlum yat demektense daha büyürlerken böyle sözler fısıldamak daha doğru bir karar olabilir.

Uyusunda büyüsün ninni
Tıpış tıpış yürüsün ninni
Dertlerini sürüsün ninni
Oğlum kızım uyusun ninni
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde
Çok da uzun olmayan belli bir zaman önce
Çok da uzak olmayan çok güzel diyarın birinde
Bereketi dillerden düşmeyen bir köy varmış
Denizi de bilirmiş dalga bilirmiş bu güzel köyün insanı
Yağmurda yürür karda kayar ama güneşli günleri severmiş
Meze yaparmış bu köylüler iki kadehe tüm acılarını
Böylece birden unutuverirmiş geçmiş dargınlıklarını
Aslına bakacak olursan çok zengnmiş tarlaları
Ama nedeni bilinmez bu köylüler her daim fakir
Yokmuş galiba köydeki kargaların bunda bir etkisi
Böyle gelmiş böyle gidermiş
Ne de olsa alın yazısı
Dayanamamış biri sonunda kargalara baş kaldırmış
Hakkımızı yiyorlar diyip bütün köyü ayaklandırmış
Sonunda başa çıkmış köyü istila eden kargalarla
Ama kendisi de göçüp gitmiş tabii eninde sonunda
Uyusunda büyüsün ninni
Tıpış tıpış yürüsün ninni
Dertlerini sürüsün ninni
Oğlum kızım uyusun ninni
Ardından ağlamış köydeki herkes çok uzun yıllarca
Ağlarken ağlarken köy unutmuş kargaları tamamıyla
Üzülüp dövünüp dururken birden övünmeye başlamış
Ancak övünüp durduğu sadece hatıraymış
Günün birinde köyün üstüne kapkara bulutlar yerleşmiş
Kimse bulutları kargaların getirdiğini farketmemiş
Köydekiler yaz yağmurudur gelir geçer zannetmişler
Ama bu kara bulutlar kopacak fırtınanın habercisiymiş
Kargaların çalacağı emekten medet uman bazı kurnazlar
Köylüye ninniler söyleyip apaçık hedef şaşıtmışlar
Soytarısıyla yalancısı bu köyün bir gün gelmiş elele vermiş
Bildik beyaz camın içine girip siyah yalanlar söylemiş
Onların baktığı yerden bütün köy çok aptalmış
Çünkü aptal olmasalar böyle aldanmazlarmış
Değil mi ki bütün köy olana bitene ses çıkarmadan bakmış
O zaman başlarına gelenlere müstehaklarmış
Ah ne güzel ninniymiş bu cehalet
Herkes dalıp uyumuş niyahet
Top atsan uyanmazmış ne rehavet
E benim köyüme ee ee
Aslında köyün akıllısı çokmuş
Alimi dedesi filozofu çokmuş
Var diye bas bas bağırıyorlar ama hiç birinin söz hakkı yokmuş
Çünkü bilene düşünene yazana kargaların itirazı çokmuş
ve onlardan öğrendikleriyle kurnazlar herkesi uyutmuş
Güzel köyüm ne zaman uyanırsın
Bu duruma ne kadar dayanırsın
Sanmaki uyurken kazanırsın
Hadi köyüm ne zaman uyanırsın