Posted by TheSaint on May 31, 2009 in
Blog

ASLI ALP
30.05.2009
Günlük koşuşturma içinde ne çok şeyi unutuyoruz. Ama çantamızdaki küçük bir yardımcı imdadımıza yetişiyor. Not defterleri böyle önemli bir görevi üstlenmişken, onların tasarımına verilen önemin artması da kaçınılmaz oluyor
İnsan her şeyi aklında tutamıyor; randevular, ansızın gelen ‘dâhiyane’ fikirler veya önemli hatırlatmalar için bir yardımcıya ihtiyaç duyuyor. Bunun için de bir asistan tutacak değiliz ya? Bir not defteri bu durumlarda kurtarıcımız oluyor. Ama her not defteri, gerçekten bağlanabileceğiniz türden olmuyor. Not defterlerindeki en önemli tasarım noktası sırt kısmı. Defterin sayfaları kullanıldıkça, sol tarafta biriken sayfaların içe bakan kısımları kalın bir katman bırakırsa bu, not defterinden soğumak için en önemli sebep haline geliyor. Bu sorunu çözmüş not defterleri, ‘çok satanlar’ arasına girmeyi başarıyor. Moleskine, dünyanın en çok tercih edilen not defteri olarak senelerdir bu unvanı koruyor. Hatta bu defterler şu anda İstanbul’da popülerliğinin doruğunu yaşıyor çünkü geçtiğimiz hafta santralistanbul’da açılan -ve birçok gazetede kendine yer bulan- ‘Detour’ sergisinde, bu defterleri kullanan ünlü sanatçı ve tasarımcıların notları/eskizleri sergileniyor. 2006′da Londra’da start alan bu sergide yer alan Türk tasarımları da en az yurtdışından şehrimize uğrayanlar kadar ilgi çekici. Yeşim Akdeniz Graf ve Doğu Kaptan’ın çalışmaları öne çıkanlar arasında. Moleskine’in sırrı aslında sadeliğinde yatıyor. Sade kapaklı, sarımtırak renkli, çizgisiz sayfalı olanları en çok tercih edilen modeli. Moleskine’in kreatif direktörü Maria Sebregondi, 2008′de yaklaşık 10 milyon adet Moleskine satıldığını söylüyor ve bu defterlerin neden bu kadar popüler olduğunu şöyle açıklıyor: “Moleskine, kişiliğin tamamlayıcısı haline geldi. Sade ve akllı bir aksesuar aynı zamanda. Mayıs ayında A4 (21×29.7 cm.) ve A3 (29.7×42 cm) ebatlarında, yazı ve çizimler için geniş bir alan sağlayan Folio Koleksiyonu’nu piyasaya sürdük. 2010 senesi için de birçok yenilik planlıyoruz.” Moleskine’in limited edition (sınırlı sayıda üretilen) defterleri de sürekli haber oluyor. Helvetica fontunun 50. yılı, Ferzan Özpetek’in MoMA’daki retrospektif filmleri ve Absolut vodka için özel olarak üretilmiş defterler gibi…
ÇİZGİLERE ÖZGÜRLÜK, BEYAZ KAPAK
İnternette araştırma yaparken, karşıma çıkan farklı markalardaki not defterlerinin ortak özelliğinin Moleskine’e benzemek olduğunu fark etmem fazla uzun sürmedi. HandBook, Pen & Ink, Miquelrius, Piccadilly ve Derwent marka not defterleri sade, siyah renk kapakları ve üzerinden bir şerit olarak geçen marka bantlarıyla bu benzetmeyi fazlasıyla hak ediyor. Remzi Kitabevi’nde de satılan Paperblanks marka not defterleri de geniş bir hayran kitlesine sahip. Farklı boyutlarda ve modellerde üretilen bu not defterleri, en çok desenli kapakları ile dikkati çekiyor. Fiyatları 23.90-42.90 TL arasında değişiyor. 2008′in ikinci yarısından itibaren piyasada olan, öz be öz Türk tasarımı Arwey not defterleri de sadelikten yola çıkmış. Bu defterlerin tasarımcısı Cem Has, Arwey’lerle ilgili şunları söylüyor: “Arwey, toplamda 10 defterden oluşan butik bir defter koleksiyonu. Sadelik ve fonksiyonellik göz önünde bulundurularak tasarlanan ürünlerde minimal bir çizgi hakim. Konsept dahilindeki ürünler, isimlerini minimalist sanatçıların isimlerinden alıyor (Judd, Andre, Flavin gibi…). Tasarım aşamasındaki amacım, sadelik ve şıklığı aynı anda sunabilmekti. Defterin bir ihtiyaç olmasının yanı sıra, aynı zamanda bir aksesuar gibi taşınmasını arzulamıştım.” “Defter akla gelince biliriz ki ya çizgilidir ya karelidir ya da düzdür. Peki, neden çizgileri bozuk, kareleri yamuk bir defter yoktur? Bunlara yazı yazılamayacağı için mi?” düşüncesiye yola çıkan Ya Da Tasarım, “Önce çizgilere özgürlük, sonra da ciddiyetine fazlasıyla sığındığımız siyaha karşı beyaz kapak,” diyor. Nuray Togay ve Aslıhan Özgen’den oluşan Ya Da Tasarım’ın ilk ürünleri, beş farklı tasarımı içinde barındıran not defteri serisi. Her tasarım, sıradan defterlerde rastladığımız eşit aralıktaki grid ve çizgileri bozuyor; çizgileri eksiltip artırarak defterin içinde kullanıcının değişik biçimlerde devinebileceği yeni ifade alanları yaratıyor. Serinin hedef kitlesi, tasarıma ilgi duyanlar, tekdüzelikten sıkılanlar, yeni ve farklı olanı arayanlar. Sınırlı sayıda üretilmiş, ciltleri el yapımı Ya Da defterleri beş farklı desene sahip. Bu defterlere İstanbul’daki Mephisto, Pandora, Robinson Crusoe ya da Santral Dükkan gibi mekânlardan ulaşılabiliyor.
Salih’in notu:
Bu yazıyı büyük keyifle okudum. Bu konuda farkı adresler vermek gerektiğini düşünüyorum. Maalesef Türkiye’deki seçenekler çok az. Tabii bunun gelir düzeyi ve kağıt zevkiyle de ilgisi var. Clairefontain’in defterleri Türkiye’de bulmak neredeyse imkansız. Sağolsun Can Eryürek (biricik öğrencim!) kendisinin de bir ilgisi sonucu bana bir A4 blok getirdi. Sağolsun var olsun! Şiir gibi bir kağıt… Pürüzsüz…Üzerine yazmak bir patencinin buz üzerinde kusursuz kayışı gibi zevk veriyor. Quo Vadis var mesela.. O da ülkemiz de yok.
Size tavsiye edebileceğim adreslerden birisi siyah kaplı bütün defterleri incelemeyi hedeflemiş bir sayfa. Ayrıca bu sayfada da hem mürekkep hem de kağıt değerlendirmeleri yapılıyor.
Son not: Yukarıdaki resim Moleskin’in storyboard serisinden..
*Yazıyorum o halde varım!
Posted by TheSaint on May 23, 2009 in
Blog
Yanko dizayn sitesinde sadelikle dizayn edilmiş kahve seremonisi seti gördüm. Her dizaynın içinde saklı bir zihniyet ve ruh vardır demişti, dostum.
Bu baştan sonra bir kahve töreni. Kahvenin kavurulmasından, öğütülmesine, ve demlenmesine kadar süren bir adımlar için yapılmış bir dizay bu.
Dizayn eden kişinin tarifi şöyle:
50 tane yeşil kahve çekirdeği alınır. 7 dakika kavurursanız orta düzeyde, 9 dakika kavurursanız iyi kavrulmuş çekirdek elde edilir.

Çekirdekler soğutulur.

Sonra kavrulmuş kahve çekirdekleri çekilir.

Sonra kaynadığını hava kabarcıklarının çıkışından anladığımız suyun içine kahve ilave edilir. 4 dakika demlendikten sonra kahvemiz içmeye hazırdır. Afiyet olsun.


Dizaynı yapan Tom Metcalfe felsefesini şöyle özetliyor:
Benim felsefem sadeliğin zerafetini sergileyen güzel parçalar yaratmak. Bunların kullanıcıların uzun süre kullanabilecekleri değerler olmasını istedim…
Bunun üstüne tek söylenecek söz:
Ehl-i keyfin keyfini ne tazeler,
Taze elden pişmiş taze kahveler tazeler!
Posted by TheSaint on May 22, 2009 in
Blog

Arada kalmak hiç de hoşlanmadığım bir durum. Ama hayat hep getirir, beni ikilemin kucağına bırakıyor. Kıpırdayamıyorum. Nefes alamıyorum. Bağırmak istiyorum ama sesim çıkmıyor. İnsanın insana yaptığını, başka hiç bir varlık yapamaz. Altımıza aldığımızı eziyoruz.. İşkence ediyoruz. Şeytan’a ihtiyaç yok ki, biz varken. Huzursuzluk yaparken kötülüğün ateşine olanla gücümüzle üflüyoruz.
Ben bütün bu çaresizlik içinde daha da hırçınlaşıyorum. Kızgınlığım ve o içimdeki ifadesi mümkün olmayan kötü his saniye saniye artıyor. İçimdeki ışığı karartıyor. Gücüm tükeniyor. Gözlerim yanıyor ve yorgun düşüyorum. Bedenimin içindeki o yara yavaş yavaş kanamaya başlıyor. Taşıyor ve işte ruhumda berelendi.. Lazarus olmak gerek elin değmesi ve benim kırılmış, berelenmiş ve manada ölmüşlüğümün şifa bulması için. ..
Değer mi buna, onu da bilmiyorum. Hayat bir zımpara taşı olmuş ve bütün hülyalarımı törpülüyor. Sahte baharlara kanmış ve erken açmış badem dalı gibi ilk yağmurda teslim ettim bütün yarınlarımı…Dünlerim sizin olsun.. Bugünlerim sizin..İstemem merhamet etmeyin bana…Taşınız bile acıtmaz sizin…Tek ihtiyacım bu acının içinde bir damla gözyaşı…Müşfik kalbin aşk dolu ıslak busesi…Fersiz gözlerimin şulesi…Bir damla gözyaşı….Kalbim yoruluyor ve lezzet eziyet oldu…
Ben sazın gergin teliyim ama mızrap hızlı ve sert hareketlerle çarpıyor. Ne kadar kopmadan ses veririm bilmiyorum..Uyusam ve uyansam yeni bir ben bulsam…
Ağlayamıyorum dolayısıyla anlatamıyorum değil mi?
Posted by TheSaint on May 19, 2009 in
Blog
Tamam biliyorum.. Türkiye’de dolmakalem’e rağbet çok değil ama.. Ben de Japonya’da yapılan fuarda olduğu gibi kalemlerin yanyana dizilmesini ve kullanıcıların denemesi için güzel bir kağıt blok’un konulmasını isteyerek haddimi çok mu aşıyorum?

Posted by TheSaint on May 14, 2009 in
Blog
Ben Dr. Fatih Adıbelli’yi İsrail’de tanıdım. Ein Kerem hastanesinde ihtisasını tamamlamaya çalışıyordu. Beraber aynı yemeği paylaştığımız günlerde oldu, beraber üzüldüğümüz anlarda.. Bu aralar çok sık görüşemiyor olsam da gönül beraberliğim devam ediyor. Tam da insan olmak ve yardım etmek kavramlarını düşünürken bana aşağıdaki mektubu yolladı.
Sağlık Bakanlığı,TİKA ve THY desteğiyle Kimse yokmu derneğinin organizasyonunu yaptığı Sudan-Darfur daki katarakt ameliyatı projesi için Güney Darfur’un Başşehri Nyala’dayım.
2 haftalık bir süre için geldim.Bu süre zarfında nelerle karşılaştığımı sizlerle paylaşmak istedim sıcağı sıcağına.Sıcak demişken burası cidden sıcak.Yani ben Adanalı olarak bunu söylüyorsam varın gerisini siz düşünün.
Öncelikle Sudan’ın başkenti Hartum’a geldim, İstanbul’dan 4 saat kadar sürüyor.
Hartum mavi ve beyaz Nilin birleştiği yerde kurulmuş her ikisinin ortası da filin hortumuna benzediğinden şehrin ismi buradan geliyor.

Şehir daha yeni yeni gelişiyor.Buralarda Türkler cidden seviliyor.
Ertesi gün Darfura gidiş iznim alındı ve uçağa bindim.1,5 saat kadar süren yolculuğun sonlarına doğru yere baktığımda bir anda kendimi National Geographic belgeselcisi gibi hissettim. Görüntü harbi Afrikaydı yani.
İner inmez hastaneye gidip baktık, hastanenin bir köşesi alınmış ve yeniden düzenlenmiş.



Ameliyat için sabah vizit yapılıyor önceden randevu verilen hastalara preop değerlendiriliyor, bir gün öncesinin postop muayeneleri yapılıp sonra da amelyat başlanıyor.
Tatil günü Cuma buradaki yerel bir yardım derneği tarama için hasta topladığını bildiriyorlar biz de gidip tarama yapıyoruz, o kadar çok insanda katarakt var ki sadece basit bir ışık kaynağıyla bakmanız teşhis koymak için yeterli oluyor.Buradaki yerel yardım derneği kendilerinde kayıtlı olan muhtaç insanların listesini tutuyorlar buraya yardım amaçlı gelen kuruluşlara hemen muhtaç insanları toplayıveriyorlar.Bize çok enteresan bir teklifte bulundular, “biz Türkçe öğrenmek istiyoruz bize Türkçe öğretmeni bulabilir misiniz?” Ben ne yapacaksınız Türkçe öğrenip diye sorduğumda yanıt çok daha ilgi çekiciydi. “Çünkü siz bize yardım ediyorsunuz, bize yardım eden kardeşlerimizin dilini öğrenmek isteriz”



Mahalledeki çocuklar, pazarda mango satıcısı, kızarmış çekirge satan çocuk.Kadınlar yüzlerine çarpı işareti veya çizgi tarzında işaretler yapıyorlar dövme yerine skar .




Burada bir sürü yardım kuruluşu var. Kızılay da bir sahra hastanesi açmış, göz hariç hemen tüm branşlardan hekim ve sağlık personeli kabul ediyor, gelenler iki aylığına geliyorlar.Bundan başka Kızılhaç da var.Yalnız en ilginci Alman İnsani Yardım kuruluşunun yaptığı, onlar tamirci göndermişler.Buradaki bozulan araba ve jeneratörleri ücretsiz tamir ediyorlar.

Siz parçasını alıyorsunuz onlar tamiratını yapıyorlar ve beş kuruş para alınmıyor.Şu anda Kimse yok mu derneğinin kullandığı aracı da onlar tamir etmişler.Yardım konusunda bizler biraz geç kalmışız.Bu imkandan ziyade zihniyet sorunu.Geçen sene Kongo’da sağlık taraması için gideceğimizi söylediğim bir hekim arkadaşımızın “Ne gereği var” dediğini işittiğimde kulaklarıma inanamamıştım.”Ne güzel yapıyorsunuz ben gelemeyeceğim” dese neyse, gitmediği gibi gidilmesini de uygun bulmuyor hazret.Buradaki Kızılay’da görevli olan doktor arkadaşlarla konuştuğumuzda da üzülerek iki aydır orada olmalarına rağmen Büyükelçinin bırakın ziyaret etmeyi, bir kez olsun telefonla dahi kendilerini arayıp “bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye sormadığını söylediler.Hadi diğerleri devlet kuruluşu değil anladık ama bu Kızılay yahu.
Her şeye rağmen buraları görmek gerekiyor. Bu insanlara verebileceğimiz çok şey var, onlardan öğreneceğimiz de çok şey var. Çok kısa bir mail yazmak istemiştim lafı uzattım kusura bakmayın.
Hekim arkadaşlar Sağlık Bakanlığının sayfasından, (Göz hekimi ise derneğin sayfasından) başvuru yapabilirler.
Hekim olmayanlar da derneğin sayfasına girip bağışta bulunabilirler.(Bir kişinin ışığa kavuşmasının bedeli bir depo benzinden ucuz.)
Sağlıcakla kalın,