Au grand hommes la Patrie Reconnaisante*

Dünya üzerindeki etnik yayılma alanları siyasi sınırlarla zaman zaman kesintiye uğramıştır. Avrupa’da Westphalia anlaşması sonrasında oluşan siyasi sınırlar kavramı, Fransız ihtilali sonrasında ulus devlet kavramıyla farklı bir boyuta taşınmıştır. 500 yıllık bir süreç içinde değişenlere uğrayan ve I. –II. Dünya savaşlarıyla küçük değişimlere uğrayan bu sınırlar bile etnik yapı ile siyasi sınırlar tamamıyla bütünlük sergilemezler. Avrupa’daki bu etnik yapı ve siyasi sınır farklılıkları II. Dünya savaşı sonrasında farklı etnik grupları bünyesinde bulunduran, geçiş ülkelerin oluşturulmasını beraberinde getirmiştir. Bu etnik karmaşanın siyasi sınırlarla bohçalandığı bu ülkeler genelde büyük imparatorlukların çözülmesi sonucunda oluşan etnik karmaşanın eseridir. Bu karmaşa siyasi sınırlarla kısmen giderilmeye çalışılmıştır. Ancak bölgesel gelişmeler ve güç dengesindeki değişmeler suni sınırlarla bütünlüklerini korumaya çalışan bu geçiş noktaları ülkelerinde problemler patlak vermiştir. Avrupa coğrafyasında bu konuda ilk patlamanın görüldüğü bölge etnik unsurların geçiş noktası olan ve mikro etnik grupların kaynaştığı bölge Balkanlardır. Balkanlar’ın bölgenin çok desenli bir kilim ahengi içinde varolduğu dönemleri Iva Andrich Drina köprüsü romanında şiirsel bir dille anlatmıştı. Bu ahenk kısa sürede bozulmuş ve 20. Yüzyılın ikinci yarısında zaman zaman müslüman-hristiyan çatışması şeklinde gösterilmek istense de temelde etnik grupların hakimiyet mücadelesinin günyüzüne çıkmış şekliydi. Yugoslavya siyasi sınırları altında toplanan Sırp, Hırvat ve Boşnak etnik unsular diğerlerine göre üstünlüklerini ortaya koyabilmek için çatışmaya başladılar. Dünya soykırım literatürüne Sırpların yaptıkları eylemler etnik temizlik olarak geçti. Birleşmiş Milletler Güvenlik konseyi çatışmayı durdurmak için bölgeye uluslararası güç sevketme kararı verdiğinde çatışma neredeyse Boşnaklar aleyhine bitmek üzereydi. Ancak bölgenin yeniden yapılandırması sürecinde bu uluslararası güç önemli misyonlar üstlenmiştir. Türkiye bölgenin yeni siyasi Türyapının oluşumunda ve güvenlik ortamının inşasında aktif rol oynamıştır ve oynamaktadır.
Asya kıtasına geçtiğimizde bu etnik yapılanma ve siyasi sınırlar arasındaki uyumsuzluk problemi daha da günyüzüne çıktığı bölgelerin arttığı görülür. Orta Asya ile Ortadoğu arasındaki önemli geçiş noktalarından birisini olan Afganistan geçen yüzyılda Rusya ve İngiltere’nin güç oyunları sonucunda bugünkü siyasi sınırlar arasında sıkışıp kalmıştır. 13 etnik grubu yaşadığı ve belli başlı altı diyalektiğin konuşulduğu bir ülke olarak 1979’da Sovyetler Birliği’nin müdahalesiyle Afganistan bir bağımsızlık mücadelesi vermiştir. İslami direnişin simgeleştiği Mücahitler hareketiyle işgali sona erdiğinde Taliban’la diğer güçlerin arasında bir iç savaş patlak verdi. Bu iç çatışma Taliban hakimiyetiyle sona erdi. 11 Eylül saldırısından sonra Amerika Birleşik Devletleri önderliğinde oluşan “Koalisyon Güçleriâ€? terörist gruplara ev sahipliği yaptığı gerekçesiyle Afganistan’a saldırdı. Birleşmiş Milletler koalisyon güçlerinin yardımcı olmak ve güvenliği temin etmek için ISAF adı verilen uluslararası yardım gücünü oluşturdu. Türkiye bu gücün içinde yer aldı ve iki kere de kumanda etti. Türkiye’nin bölgedeki Özbek güçlerle ilişkisi olduğu bilinmekteydi. Bunun yanında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri Afganistan’a teknik ve lojistik yardımlarda bulunduğu biliniyordu. Türkiye’nin Afganistan’da bulunmasının diğer müslüman ve komşu ülkelerin menfaatleri açısından riskli bir durum doğurmuyordu. Bilakis Türkiye’nin bölgedeki varlığı Koalisyon güçlerinin hatalarını azaltmış ve bölgenin güvenliğini sağlamada yardımcı olmuştur. Bu anlamda Türkiye hem Kosova’da hem de Afganistan’da sınırının çok ötesinde Birleşmiş Milletler gücünün içinde asker göndermiştir. Sınır ötesi bu katılım Türkiye’nin içinde bulunduğu hiç bir uluslararası bağlantısını riske etmemiş ve gelecekte etmesi beklenmemektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin bu konudaki kararının yerinde olduğunu görüyoruz.
Asya’daki etnik yapı ve siyasi sınır uyuşmazlığının dünya coğrafyasında en yüksek oranda görüldüğü bölge Orta Doğu’dur. Orta Doğu Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması sonrasında İngiliz ve Fransız mandası altında kalmıştır. İkinci Dünya savaşına müteakip bazı Suriye, Mısır ve İran kısmen dışarıda tutulmak şartıyla sınırlar belirlenmiştir. İngiliz Gertrard Bell’ın çabasıyla bölgedeki etnik karmaşa siyasi sınırlarla anlaşılmaz hale gelmiştir. Irak’taki bu uyuşmazlık Saddam yönetiminde dahi zaman zaman baş göstermiştir. Koalisyon güçleri Afganistan sonrasında Saddam’ın elinde kitle imha silahları olduğu gerekçesiyle Irak’ı hedef gösterdi. Bu saldırı planları yapılırken Amerika Birleşik Devletleri kademeli olarak Türkiye’yi de oyuna dahil edebileceğini düşünüyordu. Türk askerini Irak’a sokabilmenin değişik yolları araştırıldı. Ancak TBMM’nin kararı Türk askerini bölgeden uzaklaştırdı. Koalisyon güçlerinin Irak’a saldırdığı o günlerde Türkiye’nin önemli bir fırsatı kaçırdığı açıklamaları yapılsa da görüldü ki; bataklığa girmeyerek felaket önlenmiştir. Irak Şii ve Sünni çatışmasını bir yana Türkmen ve Kürtlerin de savaş alanı haline gelmiştir. Koalisyon güçleri bölgede güvenliği sağlamaya bir yana, kendi elleriyle yeraltı direniş grupları yaratmayı başarmıştır. Bölgede güvenliği görsel olarak sağladıklarını iddia ederken, rehine eylemleri, intihar bombacıların sayısında istatiksel artış gözlenmektedir. Türkiye, Irak’a asker göndermiş olsaydı, bir Kürtler’le karşı karşıya gelecekti ve PKK problemini ateşin içinde çözmeye çalışacaktı. Bu çözüm Avrupa Birliği üyeliği sürecinde engeller oluşturacaktı. Bunun yanısıra Türkiye’nin sünni duruşuyla bölgedeki varlığı İran’ı rahatsız edecek ve bölgede iki önemli geleneğin tarafları olarak Türkiye-İran ortaya çıkacaktı. Türkiye böylece bölgedeki tarafsızlık rolünü yitirecek ve tansiyonları yükselterek sözünün dinlenirliği konumunu yitirecekti.
Ortadoğu’daki etnik ve siyasi sınır problemlerinin ortaya çıktığı en önemli ülkelerden birisi de Lübnan’dır. Ülkedeki de facto siyasi durumda bunu teyid etmektedir. Lübnan’da Maruniler, Ermeniler, Şii ve Sünni Araplar ve Dürziler birlikte yaşamaktadır. Taif anlaşması sonrasında ülkenin farklı siyasi pozisyonları etnik gruplara dağıtılmıştır. Lübnan’da cumhurbaşkanı Maruni Katolik Hristiyan, başbakanın sünni Müslüman, Meclis başkanının da Şii Müslüman olmasına karar verilmiştir. Ülkenin 1983 yaşadığı iç savaş sona ermiş, Refik Hariri ile bir dayanışma kültürü ve Lübnan kimliği oluşmaya başlamıştır. Refik Hariri’nin yapılan suikast sonrasında Lübnan halkının gösterdiği ortak tutum bunun en önemli göstergesidir. Hizbullah’ın Al-Manar televizyonunda 12 Haziran 2006.tarihinde Hassan Seyyid Nasrallah’ın iki İsrail’li askeri kaçırdıklarını açıklamasıyla Lübnan’daki bütün dengeler alt üst oldu. İsrail hemen askeri birliklerini harekete geçirerek aynı gece Lübnan’daki Şii bölgelerini kendince Hizbullah’ın hareketliğini azaltacağı inandığı yol, köprü, geçiş noktası ve havalimanları bombaladı. Lübnan halkı güney’den kuzey’e doğru göç etmeye başladılar. Hizbullah’ın Katyuşa ve Havan topu saldırısı İsrail’deki Karmel dağına ve Hayfa şehrine saldırılar yaptılar. Lübnan’daki bütün yabancı misyonlar ve vatandaşlar Türkiye üzerinden tahliye edildiler. Türkiye SAT komandoları eşliğinde vatandaşlarını tahliye etti. İsrail bu tahliyeler sırasında bir Türk gemisini gece boyunca durdurdu ve ancak sabah yola devam etmesine izin verildi. Türkiye’yi bölgedeki yalnızlar valsinde tek eş olarak gören İsrail savaş durumunda bütün geçmişlerini görmezden gelmiştir. Güvenlik konseyinin çabasıyla ateşkes’e ulaşıldığında bin Lübnanlı sivil, 163 İsrail vatandaşı,.8 Kanada vatandaşı ölmüştü. Son günlerde tek tartışılan Lübnan’la İsrail arasındaki tampon bölgeye Birleşmiş Milletler’in şemsiyesi altında Fransız, Pakistan, Malezya, Bangladeş, Brunei, Finlandiya, Norveç, Endonezya, İtalya, Norveç ve Türk ordularından oluşan bir askeri gücün bölgede kontrolü ve güvenliği sağlaması planlanıyordu. Bugünlerde bile bu tartışma hala güncelliğini koruyor. BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı son kararı çerçevesinde genişletilmiş UNIFIL’e Türkiye katkıda bulunması meselesi gündeme geldi. Türkiye her ne kadar bu güce katılırken “muharip güç olmayızâ€? şerhini koysada UNIFIL’in komutanlığı üstlenmiş olan Fransa’nın Savunma Bakanı Michele Alliot-Marie yaptığı açıklamada:
“Görevi iyi tanımlanmış ve imkanları yeterli olmayan bir kuvvet gönderilirse, bu gönderilen kuvveti de kapsayacak bir faciaya dönüşebilir,â€? ifadesiyle endişelerini dile getiriyor. Türkiye bu konuda yerinde incelemeyi tercih ederek Lübnan’a ateşkes sonrasında ilk ziyaret eden ülkelerden birisidir. Ateşkesin sağlanmasının ardından 16 Ağustos’ta Başbakan yardımcısı ve Dışişleri bakanı Abdullah Gül Lübnan’ı ziyaret etti. Hatta 20 Ağustos’ta İsrail’e geçerek Tzipni Livni ile görüşmeyi planlıyordu. Ancak Livni’nin Kofi Annan’la yapması gereken toplantı yüzünden Gül ile yapacağı görüşmeyi ertelemek durumunda kalmıştır. Bu arada Ehud Olmert’in Ağustos sonunda Türkiye’ye gelme planlarını ertelediğini de dikkate almalıyız. Türkiye’nin Lübnan’da yer alması stratejik olarak çok önemlidir. Türkiye’nin Lübnan varlığı’na karar vermeden önce muhtemel tehlikelerden haberdar olmalıdır. Lübnan Ermeni varlığının dikkate değer sayılarda olduğu ülkelerden birisidir. Ayrıca Taşnak ve Hınçak gibi iki kadim Ermeni partisinin varlığını sürdürdüğü ülkedir. 17 Ağustos’ta Meclis’te 6 sandalyesi bulunan Taşnak partisi bir bildiri yayınlayarak Lübnan’da Türk askeri istemediğini açıklamıştı. Her ne kadar Abdullah Gül ve diğer bakanlar onuruna verilen yemekte , Lübnan Başbakanı Sinyor’a “Bütün Lübnan Türk ordusunun gelmesini istiyor. Ermeni bakanımız bile Türk ordusu gelmeli diyor;â€? diyerek Ermeni bakanı masasına davet edip, “Değil mi sayın bakanâ€? diye sordu. O da “evetâ€? dediyse de bunun diplomatik nezaket icabı bir cevap mı yoksa gerçek mi olduğunu bilemiyoruz. Lübnan’daki Ermeni varlığı Türkiye’nin asker göndermesi açısından dikkate alınmalıdır. Türkiye gereksiz yere tansiyonu yükseltmiş olacaktır. Lübnan’da askerin ne misyon üstleneceği önemli bir konudur. Türkiye yıllardan beri Orta Doğu’da İsrail’in güvenlik ortağı olarak konumlandırılmıştır. Her ne kadar AKP hükümeti yalnızların dansı şeklindeki bu ilişki tarzını değiştirmek istese de uluslararası imajlar kolayca silinemiyor. Yıllardır stratejik ortağı olduğu bir ülkenin de taraf olduğu bir anlaşmazlığının ortasında yer almak Türkiye için ne derece faydalı olacaktır düşünmek gerekir. Nitekim Türkiye’nin bu ortaklığını tamamıyla sona erdirmediğinin bir ifadesi olarak 22 Temmuz’da İran’dan kalkan uçakları F-16’larıyla Diyarbakır havalimanına indirerek Lübnan’daki Hizbullah güçlerine cephane taşıyıp taşımadığı kontrol edilmiştir. Hatta İsrail, İran’ın Hizbullah’a silah göndermesini engellemek için Türkiye’nin Tahran’a kara ve hava ambargosu uygulamasını istediğini biliyoruz. Ancak Türkiye bunu kısmen uygulayarak bir denge politikası sergilemiştir. Dolayısıyla Türkiye uluslararası birliğin içinde İsrail’in isteklerini yerine getiren bir üye olarak görülmesi ihtimali vardır. BM’in kararının İsrail’in yalnızca taarruz operasyonlarını yasaklıyor, ancak savunma amaçlı olanları için bir yaptırım getirmiyor. İsrail’in saldırı ve savunma kavramlarını uluslararası hukuk dışında kendi menfaatleriyle tanımladığı birçok örnek görülmüştür. İsrail’in 1559 sayılı kararın uygulanarak Hizbullah silahsızlandırılmasını da istediği bilinmektedir. Türkiye’nin içinde olduğu UNIFIL gücüne rağmen beklenmedik bir asker kaçırma ihtimali gerçekleşirse ve İsrail tampon bölgeyi geçerse ülkemizin bölgedeki söz dinlenir durumu ortadan kalkması muhtemeldir. Bazı kaynakların Nasrallah’ın yerini MOSSAD’a Türk Milli İstihbarat Teşkilatının haber verdiği yolundaki iddiaları dikkate aldığımızda, bölgedeki Hizbullah güçlerinin ve İran’ın gergin olacağını tahmin etmek hiçte zor değil. Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerini dengeli de olsa devam ederken Lübnan’daki görevli askerlerin arasında bulunması İran’ı da dolaylı olarak rahatsız edecektir. Türkiye’nin Lübnan’daki Hizbullah’ı silahsızlandırma gibi bir misyonu olmasa bile olaylara çekilebilme ihtimali olabilir. Ayrıca Türkiye’nin sünni kimliği İran bağlantılı güçleri rahatsız ederek Lübnan’da beklenmedik diğer çatışmalara ön ayak olabilir. Ayrıca Türkiye’nin her ne kadar kendini Osmanlı Devlet’inin devamı saymasada Orta Doğu ülkeleri için bu kadar basite indirgenemiyeceği unutulmamalıdır. Cemal Paşa’nın adının Lübnanlılar için ne demek olduğunu bölge uzmanları çok iyi bilmektedir. Türkiye bölgede gerilimi düşüren tavrını sergileyerek bu uluslararası gücün dışında kalırsa, bölgenin alt yapı inşası ve kalkınmasında tarafsız bir rol oynayarak daha fazla etkin olabilir. Türkiye’nin UNIFIL gücüne Mersin limanını ve Adana Şakir Paşa havaalanını açması uluslararası barış için yeterince güçlü bir katkıdır. Bu yanısıra Kızılay, TİKA ve diğer insani yardım kuruluşlarını seferber ederek, Lübnan’ın geleneksel güvenlik kuramları dışında ülkenin inşasında ve Lübnan halkının refahını sağlamak için çalışma ihtimali vardır. Böylece Suriye ve İran’la olan ilişkilerini germeden bölgede nüfuzunu arttırabilir. Türkiye Lübnan’da olmalı ama Lübnan halkının refahını yükseltmek, hastane ve okul gibi kamu binaları inşa etmek için, hastalara bakmak için olmalı. Askeri güç olarak bölgede bulunmalarının yeterince düşünülmüş ve taşınılmış bir karar olduğunu sanmıyorum. TBMM’nin kendi irfanıyla daha doğru bir karar almasını ümit ediyorum. Türkiye son dönemde yaptığı büyük açılım Lübnan’daki UNIFIL gücüne katılarak kazanabilir de kaybedebilir de…Umarım biz kazanan tarafta oluruz.

*1790’da inşa edilen Paris Pantheon’un girişindeki yazı-Büyük adamlara vatan minnettardır.

Share

Bina ve Banisi-1

Mimari ve insanoğlu arasındaki ilişki oldum olası ilgimi çekmiştir. Bu yaz Cunda ve Ayvalık yöresine yaptığım kısa ziyaret sırasında evlere ve mimari yapılarına çok dikkatli baktım. Bu gözlemime İstanbul’daki Osmanlı mimarisi gözlemlerimle birleştirmeye çalıştır. Mimari iki unsuru bünyesinde barındırıyor; malzeme ve dizayn. Bu iki unsuru şekillendiren sonsuz nesneler olsa da ilk bakışta insan, ekonomi, kültür, iklim vs. gibi unsurların öne çıktığını görüyoruz.

İnsanların bir bölgede yaşarken kendi ihtiyaçlarına, ekonomik imkanlarına göre yaptırdıkları evlere bakıldığında Osmanlı imparatorluğu içinde Rum tabir edilen Ortodoks halkın ev mimarisinin çok farklı olduğunu gördüm. Öncelikle renklilik unsurunu tuğla’nın kırmızısı ile birleştirmişlerdir. Kırmızının monotonluğunu metal ve ahşap malzeme ile ortadan kaldırmışlardır. Mimari de bina büyüdükçe monotonluğu ortadan kaldırmak o kadar zorlaştığını düşünüyorum.

En büyük mimari yapılardan Süleymaniye camii’nde Mimar Sinan monotonluğu küçük çıkıntılarla ve akış çizgileriyle bozmuş ve bir ahenk yakalamıştır. Niye istanbul’da taş ve tuğla evlerin ağırlıkta olmadığını anlamakta zorlanıyorum.

Share

Sevdalı Başım

Ajda Pekka’ın yeni albümü “Cool Kadın”da çok güzel bir şarkı var. Ajda benim çok tarzım değildir. Hemen şarkının sözleri kimin diye baktımdığımda Zülfü Livaneli karşıma çıktı. Bence güzel olmuş, dinleyin bakalım hoşunuza gidecek mi?

Söz : Zülfü Livaneli / Müzik : Zülfü Livaneli

Yayınlayan © 2006 DMC

Ah benim sevdalı başım

Ah benim dünya telaşım

Ah benim sarhoşluğum

Ah çılgın yüreğim

Sus artık uslandır beni

Daha çok yalnız geçtim böyle

Kaç denizde yitip gittim

Kırılmış direkler yırtık yelkenlerle

Kaç seferden yorgun döndüm

Ah benim yaralı ruhum

Ah benim insan kusurum

Ah benim isyanlarım

Ah yalnızlıklarım

Gel artık uslandır beni

Ah benim iyimser yanım

Ah benim aldanışlarım

Ah benim kavgalarım

Ah pişmanlıklarım

Sus artık uslandır beni

Bu şarkıyı şuradan dinleyebilirsiniz.

Share