Kitap nasıl okunmalı

Belki nasıl okunmasından önce neden kitap okunmalı diye sormalı. Sormalı ama kime?
Devlete soracak olsanız, milletimizin mitleri, kahramanlarımızın destanları okunmalıdır. Din adamları kutsal kitaplarında ısrar eder. İdeolojilerin demagogları, düşüncelerini yaymak ister. Kitap, tüketilen bir nesnedir Coca Cola, kot pantolon, kaset gibi; bundan para kazananlar da binbir tür reklamla bize neden ve hangi kitabı okumamız gerektiğini söyler. Modayı takip edercesine kitap okuyanların raflarındaki
kitaplar pek farklı değildir birbirlerinden.
C vitamini, cimnastik gibi, kitabın da faydalı olduğuna inanırız. Kendiliğinden menkul düşünce bekçilerimiz bizi ‘zararlı’ kitaplara karşı korumak için çırpınadursun, onlara karşı kendilerini tanımlamanın etkisiyle kitap sevenler sırf okudukları için üstünlük kompleksine bile kapılabilir. Anne babaların göğsü kabarır çocukları her kitap okuduğunda. Metrolarda, otobüslerde kitap okuyanların sayısını, bir ülkenin gelişmişliğinin ölçüsü olarak kabul ederiz kimin ne okuduğuna bakmadan. Oysa, genellikle aldığımız kitaplar, ‘Şu da okunmalı,’ ‘Bu da okunmalı’ya dayandığından, süpermarkette arabaya doldurduğumuz çamaşır tozu ile dondurulmuş mantı arasında yerini alır.
Bir de Schopenhauer’in söylediği gibi, bilge kişiler bile vardır ki aptallaşana kadar okur. Onlar için bilgi okudukları kitapların ölçüsüdür, insanın ne kadar çok kitap okursa o denli saygın olduğuna inanırlar, kitap insan için değil insan kitap için vardır.
***
En iyisi kendimize sormak neden kitap okuduğumuzu.
Okuduğum nice kitap var adını, yazarını, içindekileri hatırlamadığım. On binlerce yazar var, bir dönem tanınır gibi olmuş, zamanla unutulup gitmiş. Unutulacak yazarların, unutulacak kitaplarıdır okuduklarımızın, okuyacaklarımızın çoğu. Yazarın siyasi düşüncelerinin de rolü olabilir neyi okuyup okumayacağımızın belirlenmesinde.
Lakin, bunlar da neyin okunup okunmayacağının ölçüsü olmamalı.
Şimdi düşünüyorum da, daha seçici bir okur olsaydım, herkesin okuduğunu okumasaydım, günün kitaplarını okuyarak günün okuru olma gafletine kapılmasaydım, klasikler kelimesine kanmayıp kimin klasikleri diye sorsaydım, kim bilir, bir Eskimo’nun karın türlerini, balıkçının balıkları tanıdığından da öte, ben de kendi dünyamı kurabilir, bana özgü kitaplarla bu dünyamı zenginleştirebilirdim. Elbette kendime göre tuttuğum bu özgür yolda yeni tanıştığımız birinin zamanla başka arkadaşlarıyla da beraber olmamız gibi, bir kitap da bizi çok farklı başka kitaplarla tanıştırabilir. Bir romandan yola çıkıp, tarih ya da astronomiye de yönelebiliriz, yemek kitaplarına da şiire de.
Kimini beğenir kimini beğenmeyiz, ama bu, dış etkilerin değil özgür seçimimizin ifadesidir.
***
Kitap alırken kendimize özgü en doğru seçimi yaptığımızı sansak bile, her kitap alanın okuyanın kitap okumasını bildiğini de söyleyemeyiz.
Bir kitabı okumaya başladıktan sonra, yeterince gayret göstermeyip, hitap tarzı, dili, alıştığımızdan çok farklı diye çabucak bıraktığımızı, okunamayacak kitap yazmış diye yazarını küçümseyerek kendimizi aldattığımız gibi, hoşumuza gitmese de iş yarım bırakılmaz inadıyla sonuna kadar pek bir şey anlamadan okuduğumuz kitaplar da vardır.
İngiliz feylosofu Francis Bacon, bazı kitaplar bir an için tadımlık, bazıları bir çırpıda okunabilen, pek azı ise hazmetmek içindir der.

Gündüz Vassaf

Share

Yalancı Bahar

Kaç baharı gerçek sanıp kandık söylesenize…

Kaçına “Nihayet” hasretle kucak açtık ve ka­çında yanıldık…

Kaç kez ayaz vurmuş dallarımızda filizlerimiz sön­dü.

Yine de uslanmadık.

Yine geveze bir dosta sırlarımızı açar gibi açıldık yalancı bahara…

Yine yanıldık. Peşinden bastıran tipiyle ayıldık.

Ne yapalım ki, dalında patlamayı bekleyen bir to­murcuk gibi susamıştık ilk­yaza…

Kaç zaman olmuştu kendimizi güneşin kollarına bırakıp, ormanda yayılan ke­kik kokularıyla sarhoş olmayalı…

Tahmin ediyorduk, üze­rimize katran rengi bir kafes gibi çöken bulutların ardın­da güneşin gülümsediğini…

Daha ilk ışınları deler delmez kafesi, açtık iştahla ruhumu­zun pencerelerini…

Bahar öyle kolay gelmezdi as­lında; biliyorduk; yanlış baharlar­da az mı ayaz yemiştik.

Kaçımız mart güneşine aldanıp açılmış ve kara kafesin ağına düşmüştü yeniden…

Bahar, ilan-ı aşk mevsimiydi; astık aşklarımızı ilan panolarına, sevdalar yasakken daha…

Bahar, barışın mevsimiydi; müjdeledik barışı, silahlar konu­şurken hâlâ…

Söyledik, ancak yazın söylene­cekleri, güneş henüz toprağı ısıtmamışken… cemreler düşmemiş­ken ilkyazın koynuna…

Yalanmış meğer bahar; daha vakti değilmiş, aşkın da barışın da…

Güneşe kananlar, yazı beklerken bahardan oldular; kesildi sesi soluğu, erken öten horozların…

İyisi mi itirafçı olalım; biliyorduk “İşte bahar” derken, ardından gelecek ayazı…

“Yalan bu çıkma” de­mişti temkinliler, tedbirli­ler, “çıkarken üstüne kalın bir şey al”anlar, “başına bir iş gelmesin”den ürkenler…

Ama bahar, olanca işvesiyle sokağa çağırıyordu.

Aşk, ilan panosuna asıl­mayı bekliyordu, barış bir kuş gagasında müjdelenmeyi…

“Erken mi geç mi” he­sabına gelmezdi ikisi de… Peşlerine düşülmeli, ilan edilmeli, müjdelenmeliydiler.

Güneşi görür görmez seranada ve barış türküleri­ne başladık. Vakti gelme­den açıldık, geç kalmadan davranma telaşında…

Erkenmiş.

Kursağımızda kaldı ba­har sevinçleri…

Erken öten horozlar, erken açmış çiçekler, erken doğmuş bebekler gibi kesildik, solduk, öldük.

Yine tedbirliler ulaşacak salimen yaza; biz yakalandık, zalim ayaza…

* * *

Ama itirafçı olsak da pişman olmadık.

Az da olsa ısındık hiç olmazsa… Vakitsiz de olsa söyledik, söylenmesi gerekeni…

“Bahar yalan mıymış gerçek mi” dinlemedik. Güneşin ilk dokunuşuyla haber verelim dedik, ardından gelecek müjdeyi…

Aşk için erkendi belki; barış henüz uzak…

…ama ikisi de gelecekti nasılsa sonunda…

Hep bildik ki, habercisidir yalancı bahar, sahicisinin…

Bazen vaat, hediyeden de kıymetlidir.

Kesilmeyi göze alıp erken ötmek yeğdir çoğu zaman, susup doğru zamanı kollamaktan…

Sonunda olan yalana kananlara olur, onlar müjdeledikleri şeyi göremeden giderler.

Lakin çoğu buna gönüllüdür.

Güneşe en erken onlar dokunmuşlardır, elbet en erken ya­nan onlar olacaktır.

Belki “İkinci Bahar”ı yaşayanlar bilir kıymetlerini…

Can YÜCEL

Share

Saçlarımı annem gibi örer misiniz?

Unutmaya  çalışıyordum aslında..Ne aynadaki adama söyleyecektim hissettiklerimi ne de güneşin beklenmedik vedasında camda beliren buğuya…Gözlerimi sımsıkı kapamıştım. Biraz yanıyordu ama olsun açmayacaktım. Görmezsem herşey yoluna girer diye düşündüm. Kulaklarımı ellerimle kapadım. Duymazsam hayal edemezdim. Ne hıçkırıkları ne de açmamış çiçekleri..

Bu toprakların kana doymaz hırslarından ve insanların kirli iştihasında..Etin metala dokunmasıyla yürüyen o soğuk metal, demirin tabiatı gereğince yürüyordu. Nereden bilsin kurşun kimdir can, kimdir canan, kimdir kan, kimdir ruh……

Kırk dört cana kıyanlar…Benim sözlüğümde bu vahşeti tanımlayacak tek bir kelime yok. İnsansa eğer bunlar ben insan değilim. Bunların dini her ne ise ben o dinin mensubu değilim.. Hangi fikre inanıyorlarsa ben o fikri tanımıyorum…Yalvarırım söyleyin.. hala susacak mıyız? hala dinleyecek miyiz? Artık zamanı gelmedi mi? Hırsla, şehvetle ve gururla silahlanmış benliklerimizi hesaba çekmenin… Kanda boğulmak mı istiyoruz.. İnsana ait bütün güzel sıfatlar tanımsız ve anlamsız kalmışken… Siz hala oturacak mısınız? Çocuklarımız ve tarih bize ne yaptınız diye sorduğunda ne cevap vereceğiz? Kan ile temizledik gururlarımızı, barut kokuyor onurlarımız mı diyeceğiz….

Eğer bu sessizliği kader diye sahiplendiyseniz.. bari iki damla göz yaşı dökün ana kucağı diye bahar cemresi düşmüş toprağa sarılan sabiler için..Silmeyin yaşlarınızı ve süzülsün yanaklarınızdan ve bırakın toprağa düşsün..Toprağın hıçkırıklarına derman olsun diye…

Share