Posted by TheSaint on Aug 31, 2009 in
Blog
Yazmak ve çalışma masalarıyla ilgili o kadar yazı yazdıktan sonra.. Nerede yazarım başlığıyla bu siteyi buldum. Farklı yazarların çalışma mekanlarını gösteriyor. Okuduğunuz o enfes romanları nerelerde hangi duygularla yazdığını hiç merak etmediniz mi? Benim yaşadığım en büyük gizemlerden birisidir bu süreç…
Siteyi yakından incelemek isterseniz işte burada!
Darısı Türk yazarlarımızın başına…
Posted by TheSaint on Aug 31, 2009 in
Blog
Şimdi herkesin aklına Ramazan olunca Ebru gelecektir. Yok ben onu da çok mucizevi bulurum ama bir sitede gördüğüm fotoğraflardaki boya gönlümü çaldı. Sizinle paylaşmak istedim.
Önce bir Ebru…Hayal kırıklıkları insanları fiziksel olarak da etkiliyormuş..

Şimdi gelelim bahsettiğim diğer resimlere..

Bir de şu var.

Ve perde..

Posted by TheSaint on Aug 30, 2009 in
Blog
Şimdi bu muhabbet epey sulandı ama Parhelia‘nın son gönderdiği linki görünce yazmadan edemedim. Einstein’in dağınık masası.. Zeka ve masa dağınıklığı arasında bir ilişki kurmak niyetinde hiç değilim. Ancak bu resimlere lütfen bir bakın.

Bir başka açıdan görelim sahneyi..

Dağınıklık burada konuşulması gereken en son konu… Ahşap masanın ve yaşamın enerjisi yok mu Allah aşkına şu mekanda…Sandalye’de biraz önce kalkmış adamın ağırlığı hala duruyor.. Açılmamış posta ucuna gelmiş masanın.. Büyük ihtimal göz atması gereken bir derginin son sayısıdır. Hayat bu masa değilse nedir?
Bir de şu resme bakın.. Yorumsuz ama.. ,

Randy Pausch zaman planlaması konuşmasında düzenin çok önemli olmadığını mühim olanın kişisel tercih ve kullanım olduğunu söylemişti. Ben de aynı fikire katılıyorum. Herkese uyan bir formül yoktur.. İki tane güzel kitaplık resmiyle son verelim..

Eski kitapları ve ciltlerini seviyorum.Kütüphanelere aşığım!

Posted by TheSaint on Aug 25, 2009 in
Blog

Bence şarkısını da dinleyin..Çok güzel.. Leonard Cohen tabii ki..
Here is your crown
And your seal and rings;
And here is your love
For all things.
Here is your cart,
And your cardboard and piss;
And here is your love
For all of this.
May everyone live,
And may everyone die.
Hello, my love,
And my love, Goodbye.
Here is your wine,
And your drunken fall;
And here is your love.
Your love for it all.
Here is your sickness.
Your bed and your pan;
And here is your love
For the woman, the man.
May everyone live,
And may everyone die.
Hello, my love,
And, my love, Goodbye.
And here is the night,
The night has begun;
And here is your death
In the heart of your son.
And here is the dawn,
(Until death do us part);
And here is your death,
In your daughter’s heart.
May everyone live,
And may everyone die.
Hello, my love,
And, my love, Goodbye.
And here you are hurried,
And here you are gone;
And here is the love,
That it’s all built upon.
Here is your cross,
Your nails and your hill;
And here is your love,
That lists where it will
May everyone live,
And may everyone die.
Hello, my love,
And my love, Goodbye.
Posted by TheSaint on Aug 22, 2009 in
Blog

İnsanin dokunma hissi ne kadar önemliyse koku alma kabiliyetimizde o kadar önemlidir. Dün bahçedeki lavantanın çiçeklerini elimle bir hamlede sıyırdım. Lavanta kokusu birden etrafımda kalkan oldu. Beni yaşadığım andan alıp götürdü. İsimle ateş arasında tütsü hikayesinin peşinden kokarken de aşık olmuştum. Parfüm filminde mandalina satan kızı nasıl kokladığını hep hatırlamışımdır.İnsanların kokularından muhteşem parfüm yapmasını imrenerek izlemiştim. Anthony Hopkins-Hannibal filminde Roma’da kendine özel parfüm yaptırmasını da kıskanmıştım.
Hem kendime özel parfümler yapmak istemişimdir.
Neyse koku bitmez..Bu arada muhteşem parfümlü mürekkepler var. Ama bu başka fasılın kokusu….
Ece Temelkuran bir yazısını şöyle bitimiş:
Kokuların kardeşliği
Ev ile yol arasındaki çatışmada geçer hayat; macera ile huzur arasında, kapıdan geçenin ardından gitmek ile evin içinde duranla durmak arasında… Sonra gün geliyor, bir kişi çıkıyor ortaya. Hem yolun hem evin oluyor; hem maceran hem huzurun, kapıdan geçenin ve evde duranın oluyor. Evin içinde bir soluk, yastıkta bir iz, kendi kokuna karışmış bir koku, yanında durunca farkına bile varmadan elini tuttuğun biri oluyor. Evin içinde, hiç de ‘şiirsel’ olmayan bir anda odadan odaya geçişini seviyorsun misal, onu bilişini seviyorsun, bilinmeyi… Kokun kokusuna kardeş oluyor ve gün içinde ne olursa ona anlatmayı geçiriyorsun kafandan daha olurken, her ne oluyorsa. Sonra, günün sonunda onunla kalıyorsun. Gitmiyorsun. Aşk mı bu şimdi? Sevgi mi? Alışmak mı? Artık onu da pek önemsemiyorsun…