0

Yusuf ve Züleyha

Posted by TheSaint on Feb 14, 2009 in Blog

Anlatırlar ki Züleyha, Yusuf’u zindana attırdığı vakit onun ayrılığıyla yanıp yakılmaya başlamış. Hem kendisinden ayırmış, hem hasretini çeker olmuş. Bu yüzden zaman zaman zindanı ziyarete gider, sureta “Hükümlüm kaçmış olmasın!” diye kontrol eder ama içten içe de hasret giderirmiş. Eğer Yusuf’u uyurken bulursa hücresinin önünde bekler, seyreder; eğer uyanık bulursa azarlayıp gidermiş. Azarlamasının sebebi de karşılık versin de sesini duyayım diyeymiş. Lakin Yusuf hiç cevap vermezmiş. Nihayet sesini çok özleyince bir köle çağırıp, “Hemen şimdi git, zindanda Yusuf’u yere yık, adamakıllı kamçıla! Öyle vur ki ta uzaktan ah ettiğini duyayım.” emrini vermiş.. Köle emre itaate niyetlenmişse de Yusuf’un güzel yüzünü görünce kıyamamış. Hücrede bulduğu bir postu yere serip onu kamçılamaya başlamış. Kölenin her kamçısında Yusuf mahsustan feryad etmekte, çığlık atmaktaymış. Beri taraftan da Züleyha bağırıyormuş: “- Daha hızlı vur, adamakıllı vur!” Nihayet köle Yusuf’a yalvarmış:

- A güneş yüzlü, Züleyha gelir de sırtında kamçı izi göremezse şüphesiz beni öldürür. Hiç olmazsa bir kere omzunu aç, dişini sık, azıcık olsun kamçıya dayan!..

Yusuf elbisesini sıyırdığında köle öyle bir vuruşla vurmuş ki Yusuf yere kapaklanmış, can evi kavrulmuş. Sonra da Yusuf’un ah edişini duyan Züleyha’nın feryadı işitilmiş:

- Yeteeer!..

 
0

Bitmeyen kalemin Türkiye macerası /Doğan Hızlan

Posted by TheSaint on Feb 5, 2009 in Blog

Bu günlerde dermatograph kalem diye bir türün derdine düştüm. Yurtdışında özellikle Japonya’da üretilen bu kaleme Türkçe’de ne dendiğini bir türlü bulamadım. En son ulaştığım terim “çizgi kalemi”. Doğan Hızlan’ın bu konudaki merakını bildiğim için tekrar yazılarına döndüğümde bu güzel yazıyı buldum. Yazının aslı buradadır.

Bitmeyen kalemin Türkiye macerası

YILIN ilk gününde yayınlanan Benim Güzel Arkadaşım ekini görmüşsünüzdür.

Ek çok hoşuma gitti, insanın gündelik gerilim nedenlerini saf dışı bıraktığı, özgürlük lombozundan dünyaya baktığı anların öyküsü.

Hepimizin yıllar önce kullandığı sarı BIC’lerin Türkiye ile ilgili serüvenini iki kuşaktır kırtasiyeci dostum, Emniyet Kırtasiye’nin sahibi Naim Civre’den dinledim.

Naim Civre’nin babası da kırtasiyeci, bir gün matbaacı komşusu ona bir Fransız tüccar getirip tanıştırıyor. Adamın elinde yepyeni tür, rastlanmayan bir kalem var, çok güzel yazıyor ama dolmakaleme alışmış kuşak bunu biraz garipsiyor.

Oğlu Naim Civre de, o yıl Saint Joseph’in hazırlık sınıfını bitirmiş, yaz tatilini babasının yanında çalışarak geçiriyor.

Babası, Fransız konuğun kalem konusunda anlattıklarını çevirmesini oğlundan istiyor, o da bu kalemin doldurulmadığını çünkü bitmeyen kalem olduğunu söylüyor.

Yakup Usta (Civre Yako), bu “bitmeyen kalem” konusunda oğlunun Fransızcasına şüphe ile bakıyor ve adam bir kart bırakarak dükkándan ayrılıyor.

* * *

YILLAR sonra Türkiye’de Fransız tüccarın pazarladığı kalem kullanılmaya başlıyor. Bu markayı gördüklerinde baba-oğul, kendilerine bıraktığı kartı hatırlıyorlar, bir de ne görsünler, karttaki adamın soyadı BIC.

Türkçe’ye çevirmenin değil, yeniden söylemenin güzelliğine örnek bir buluş, tükenmez kalem. Çünkü icat edildiği ülkedeki adı, bilyeli kalem. Bizim buluşumuz gerçekten de, kalemin amacını iyi özetliyor.

Yıllar sonra, BIC’ın temsilcisi gelip Naim Civre ile yeniden görüşmüş.

Kuşaklardır aynı işi sürdürenleri izlerim. Naim Civre ile konuşurken bir başka hususu da öğrendim.

Babası Yakup Usta, Kuran-ı Kerim ciltlemesinde ustaymış, bu ustalığı gören popüler tarihin büyük adı Reşat Ekrem Koçu, onun adını İstanbul Ansiklopedisi’ne almış. Sanat kadar zanaatın da önemini bilen kişilerin tavrı, anlayışı bu.

Şimdi bazı kırtasiyeci dostlarımdan, yeni kuşakların, çocuklarının bu işi sürdürmeyeceklerini öğreniyorum.

Sanırım iki nedeni var: Birincisi artık babadan oğula meslek izlenmesi pek revaçta değil, herkes kendi seçtiği mesleğinde başarılı olmak istiyor.

İkincisi; kırtasiyede artık gelecek görmüyorlar. Ticaretten çok küçük bir cemaatin zevki olarak bakıyorlar.

Ben o kanıda değilim, káğıt ve yazı olduğu sürece -ki hep olacaktır- káğıt da, kalem de olacaktır. Belki kalemlerin niteliği değişebilir, dolma kalemin yerini başka tür kalemler alabilir. Ama kurşun kalemin egemenliğini kim sona erdirebilir?

* * *

YALNIZ İstanbul’da değil, Türkiye’nin başka şehirlerinde önlerinden geçerken beni içeri buyur eden, kalemlerden, káğıtlardan söz eden birçok kırtasiyeci dostum var.

Eskiden sadece Babıáli (Ankara Caddesi) yokuşunda olan çocukluğumun, gençliğimin kırtasiyecilerinin coğrafyası genişledi. Nişantaşı, Beyoğlu, İstiklál Caddesi, Cağaloğlu’ndaki kırtasiyeci dostlarımın hepsinin yeni yılını kutluyorum.

Dileğim bu mesleğin devam etmesi.

2 Ocak 2009

 
0

Tohum ve toprak

Posted by TheSaint on Feb 5, 2009 in Blog

«Ekincinin biri tohum ekmeye çıkmış. Ektiği tohumlardan kimi yol kenarına düşmüş, ayak altında çiğnenip gökteki kuşlara yem olmuş.

Kimi kayalık yere düşmüş, filizlenince susuzluktan kuruyup gitmiş.

Kimi, dikenler arasına düşmüş. Filizlerle birlikte büyüyen dikenler filizleri boğmuş.

Kimi ise iyi toprağa düşmüş, büyüyünce yüz kat ürün vermiş.»

Luke 8: 5-8 Yeni Ahit

 
0

Yavaşlayalım, yavaş yaşayalım-Gündüz Vassaf

Posted by TheSaint on Feb 1, 2009 in Blog

Yazın bitmesiyle, yaşadığım yerde kalanların şehre dönüşünü, çevremde pek insanın kalmayacağı günleri, derinlemesine yazıp okuyabilmem için bir fırsat olarak beklemiştim.
Yazmaya başladım. Başladım ama havanın, doğanın güzelliğine baktıkça masa başında oturmam,  fikirlerimle baş başa kalmam bana bencillik gibi geldi.
Düşüncelerim, hayatın anlamıyla ilgili görüşlerim, iki kutup arasında gidip gelmeye başladı.
Bir tarafta kendime şu telkinde bulunuyordum.
İnsana yakışır olan, beyninin, yapabileceklerinin hakkını vermesidir. Bunu yapmaması yaratılışına hakarettir. Hele başka canlılarla kendimizi karşılaştırdığımızda, bunca yeteneklere sahip bizlerin düşlerimizi gerçekleştirmek için çaba göstermememiz yaşamımızı anlamsız kılar, türümüzün özelliklerine ters düşer.
Diğer yandan da kendime şöyle diyordum.
Yaptıklarının heyecanı ve gururunda kaybolacağına etrafına bak.
Dünya, doğa tarih boyunca ne çektiyse, türümüzün doyumsuz merakından, ille bir şeyler yapma hırsımızdan çekti. Şunu bunu yapalım derken, zekamızın sonsuzluğunda, çabalarımızın tükenmezliğinde kendimizi yücelttik, doğayı, başkalarını küçümsedik, ezdik.
Yaptıklarımızda, yarattıklarmızda tür olarak o kadar hızla yol alıyoruz ki, nereden gelip nereye gittiğimizi kestiremez olduk.
Kabımıza sığamamanın zararlı olabileceğini  düşünmemeyi  tercih ettik.
Yaptıklarımıza hayranlığımızdan, teknolojiyi ilerleme sandığımızdan,  değişimlerin tüketicisi konumuna girdikçe, birbirimizden ve doğadan koptuk, sağduyumuzu dumura uğrattık,  inandıklarımızın iflasında kendimize tapar olduk.
Sevmeyi unuttukça sevilmeyi arzular olduk.
Ben, ben, ille ben, önce ben diyerek kendimizi  abarttık.
Türümüzün avcı toplayıcı ve tarım dönemlerinde, bugünkü kadar  dinlenmeye vaktimiz yoktu ama dinlemesini biliyorduk. Günümüzde uzmanlaştıkça, yaşamın bütününü göremez olduk, evrene açılırken  evrenden koptuk, evlerimizin, kentlerimizin elektriği yıldızların ışığını söndürdü.
Yavaşlayalım.
Yavaş yaşayalım.
Karşıdan karşıya ışıkların komutanda geçerken sağ sola bakmayı unutmayalım.
Bu acele, bu hırs niye? Nereye?
Yavaşlayalım.
Yavaş yaşayalım.

(Bu yazı bakış açısını sevdiğim Gündüz Vassaf tarafından yazılmıştır.)

 
0

Osmanlı da kafa tutmuştu!

Posted by TheSaint on Feb 1, 2009 in Blog

Avni Özgürel uzun zamandır unuttuğum bir şahsiyeti bana hatırlattı. II. Abdülhamid’in aşıklar mezarlığı yanındaki arsasını Cyrus Hamlin’e satarak Robert Kolej’in kurulmasına sebep olduğu için kızdığı devlet adamıdır. Öldüğü zaman Aşıklar mezarlığına yakınlarına kurulmasına talimat verirken; “Kilise çanı dinleyerek yatsın!” demiştir.

Bana yazının hatırlattığı bir başkası da Yavuz lakaplı Sultan Selim’dir. Okuduğum kadarıyla kendisinin aşkları da nefretleri de keskindi. Yavuz ve Yıldırım olabilmek için kaybetmekten korkmamanız lazımdır.

**************************************************************************************************

Ahmet Vefik Paşa 1861’de büyükelçi olarak Paris’e gönderildi. Çözülmekte olan imparatorluğun Suriye ve Lübnan topraklarına göz diken Fransa, Paşa’yı elçi olarak kabul ederken nasıl bir sert bir kayaya çarptığının farkında değildi. Ama kısa süre içinde bütün Paris ondan bahseder oldu. Şam’da Müslümanlar, Dürziler ve Maruniler arasında çıkan çatışmalarda yabancı konsolosların öldürülmesi üzerine olayı fırsat sayıp bölgeye asker gönderme kararı alan Fransa’nın niyetini önceden sezen Paşa, durumdan acilen İstanbul’u haberdar edip Dışişleri Bakanı Fuad Paşa’nın emrindeki bir askeri birlikle Suriye’ye gitmesini sağladı. Türk kuvvetleri Şam’a ulaşana kadar Fransa’yı oyalamak isteyen Paşa, Babıâli’nin diplomatik nezaket ve sorun çıkarmama gayretiyle gönderdiği Paris’te toplanacak uluslararası konferansla ilgili tebligatı almamak için birkaç gün kayıplara karıştı. Fransız hariciyesinin onun Babıâli’nin gönderdiği talimatı almasını sağlamak için onca çabalaması sonuç vermedi. Günler sonra ortaya çıkıp başkentten gönderilen talimatı aldığında da Fransızları ‘Bana böyle bir yazı gelmedi’ diyerek elçilik bahçe kapısına kadar kovaladığı da. Sonunda İstanbul Fransızları yatıştırmak için Ahmet Vefik Paşa’ya şifresiz açık telgrafla konferans isteğini kabul edip murahhas sıfatıyla toplantılara katılması emrini iletmek zorunda kaldı.

‘İyi vatanseversiniz’
Bu olay sırasında Ahmet Vefik Paşa’nın karakter çizgisini gösteren sert bir atışma yaşandı. “Kendisini Yavuz Sultan Selim’in sefiri sanıyor” diye haber gönderen İmparator 3. Napolyon’a Ahmet Vefik Paşa’nın cevabı diplomatik nezaket sınırlarını zorlayan ölçüdeydi: “Kendilerine iletiniz. Şayet Yavuz Sultan Selim’in sefiri olsaydım zatı haşmetmeab burada bulunamazdı.”
Bu kadarla da kalmadı Napolyon’la çekişmesi paşanın. Saray’daki bir davet sırasında imparatora, “Etrafta Fransa’nın Suriye’ye asker göndermek istediği söylentileri dolaşıyor. Türk ordusunun Fransız askerini karaya çıkaracağını düşünmek için çok saf olmak lazım. Sizce de öyle değil mi haşmetmeap…” diye sorduğu; sinirlenen Napolyon’un da “İyi bir vatanseversiniz paşa, ama diplomat asla…” dediği biliniyor. Onun sefaret faytonunu rengârenk boyattığı, bundan dolayı gezerken herkesin kendisini imparator geçiyor zannıyla selamladığı, Fransa dışişleri tarafından, “Burada boyanmış faytonla dolaşmak imparatora mahsus bir ayrıcalık. Sair arabalar siyaha boyalıdır, siz de öyle yapsanız” diye uyarılınca, “İstanbul’daki sefiriniz padişahımızın bindiği saltanat kayığının benzerini yaptırmış olarak Boğaz’da geziyor. O değiştirirse ben de değiştiririm” dediği de…
Paris elçiliği sırasında doğrudan Hz. Muhammed’i hedef alan bir tiyatro eserinin sahnelenmesini engellemeye çalışan, yaptığı müracaatlar dikkate alınmayınca oyunun gala gecesi sahneye çıkıp konuşma yapan ve engelleme amacına ulaşan kişidir Vefik Paşa…
Ayrıca onun milliyetçilik duygusunun ne denli güçlü olduğunu ama  aynı oranda hayal içinde olmadığını gösteren bir örnek daha var. 3. Napolyon hırsını bir türlü alamadığı için Paşa’ya bir davette, “İmparatorluğunuz çatırdıyor” deyince Ahmet Vefik merhum, “Haşmetmeab bizim buraya çok uzak memleketimizdeki çatırtıyı işitip Paris’te benim ve herkesin farkında olduğu yıkım sesini duymuyor olamaz…” cevabını vermiş. İmparatorun öfkeyle yanından uzaklaşmasından sonra İngiltere elçisinin paşanın yanına gelerek, “Verdiğiniz cevaptan dolayı sizi tebrik ederim” demesi üzerine Paşa’nın söyledikleri Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumun tasviri sayılabilir: “Böyle bir cevabı siz verebilirdiniz. Zira devletinizin sizi himaye edeceği şüphesizdir. Benim devletim ise ne yazık ki önemsiz bir şikâyet olduğunda dahi beni görevden alır.” karşılığını verir.
Kehanet mi demek gerek, sezgi mi… Bilinen o ki, bu çıkıştan birkaç gün sonra Fransa’nın şikayeti üzerine Ahmet Vefik Paşa Paris elçiliği görevinden alındı. Veda için imparatorun huzuruna çıktığında 3. Napolyon onu, “Bakanlarım içinde sizin özelliklerinize sahip birinin bulunmasını çok arzulardım” diyerek uğurladı. Fransa Dışişleri Bakanı’na, “Ben sadrazam olsaydım Suriye’ye asker çıkaramazdınız. Askerlerinizi süngületirdim”, dediği anlatılır; tabii bu sözlerin İstanbul’da sadrazam Ali Paşa’yı öfkeden deliye döndürdüğü de…

(Avni Özgürel’in yazısının tamamı buradan okuyabilirsiniz.)
Ben hala öfke tatlıdır baldan, ahmak’ı düşürür daldan diyorum. Lord Bacon ise başka yönden durumu değerlendiriyor:Öfke, aptalları akıllı yapar; ama yoksul bırakır!

Copyright © 2010 Serendipity All rights reserved. Theme by Laptop Geek.