Posted by TheSaint on Nov 29, 2006 in
Blog
Bir arkadaşımın gösterdiÄŸi yazıyı bir nefeste okudum. Elif Åžafak yine döktürmüş. Önce yazının yayınlandığı gazeteye referans vereyim bir kısmını oradan okusunlar dedim. Ancak insanın tembelliÄŸine kurban gitmesinden korktuÄŸum için hepsini aldım. Yine de Åžafak’ın yazısının linki de ÅŸurada. Ben kendi çevremde şükürler olsun ki böyle bir olaya ÅŸahit olmadım. Sanırım olsaydı bu kadar sessiz de kalamazdım. Benim hemcinslerim yazıya sebep olan çirkinliÄŸi ortaya çıkaranlar olduÄŸu için çok fazla birÅŸey söyleyemeyeceÄŸim. Akif’in dediÄŸi gibi zulmü alkışlayamam zalim’i asla sevemem diyorum ben de…
Elif Åžafak’ın yazısı:
ÇocukluÄŸumun Ankara’sında neredeyse hava kirliliÄŸi ve enflasyon kadar “tabi” addedilirdi aile içi dayak. Neredeyse o kadar kanıksanmış. Görürdük dayak kültürünün izlerini her yerde her an. Görürdük görmesine de, nedense kimse tarafından sorgulanmazdı bu durum.
Herkesin bilip de bilmezden geldiÄŸi bir esrar-ı illet gibiydi aile içi ÅŸiddet, sözlü ve fiziksel ÅŸiddet. Adeta bir bulaşıcı hastalık, öylesine yaygın, öylesine sinsice her yerde. “İyi” ile “kötü”, “normal” ile “normal dışı” o kadar iç içe geçmiÅŸti ki ayırt etmek ne mümkün. KomÅŸularımız vardı mesela, çocuklarını karılarını döven, dövdükleri herkesçe bilinen. Bunların arasında bilhassa bir aile var ki izleri kaldı belleÄŸimde ve edebiyatımda. Sevgili M. Teyze.
Gençten, yumuÅŸak yüzlü bir adamdı kocası. Hani sokakta görsen, dışarıda tanısan dersin ki: “Ne efendi adam, ne kadar mülayim, sakin”. Asla tahmin edemezdi kimse bu adamın karısını, çocuklarını dövdüğünü, hem de düzenli olarak, en ufak bir meselede bile hır çıkararak dayak attığını en yakınlarına, kendi kanından, canından olanlara karşı nasıl zalim kesildiÄŸini kimse tahmin edemezdi. Dışarıda hem komÅŸularına hem de sokaktaki çocuklara karşı öylesine sevecen o kadar saygılıydı ki, adeta ikiye bölünmüş bir kiÅŸilikti taşıdığı, evde baÅŸka sokakta baÅŸka. Bazen “sesler” duyardık evlerinden. Dayak sesleri. Televizyonun sesi de hep sonuna kadar açılmış olurdu o anlarda, bastırmak için aÄŸlayan çocukların seslerini. M. Teyze “ele güne karşı rezil olmamak için”, sonuna kadar açık tutardı televizyonunun sesini. Tokat seslerine karışan Åžeker Kız Candy müziÄŸi. Gene de sesler dindiÄŸinde, bağırtılardan geriye sadece bir iç çekiÅŸ kaldığında, gündelik hayatın ritmi alır yutardı her ÅŸeyi.
Ben bir bayram sabahı komÅŸular arası bayram ziyaretinde gördüm M. Teyze’nin kocasının “öteki” yüzünü. Çay servisi yapıyordu M. Teyze, ince belli bardaklarda. İçerisi kalabalık, bir sürü konu komÅŸu akraba. Rahat; ama saygılı bir sohbet havası hakim odaya. Ara ara hal hatır soruyor birileri birilerine. Derken adam bir yudum aldı çayından, ekÅŸiyiverdi yüzü. Karısına seslendi hiddetle: “Olmamış bu çay, misafirlerimize bulaşık suyu mu içirirsin rezil!” Odada iÄŸreti bir sessizlik oldu. “Biz memnunuz çayımızdan” diyecek oldu birkaç misafir; ama adam, “Bırakın AllahaÅŸkına gitsin tekrar yapsın.” diye susturdu herkesi. Israrlar kâr etmedi. M. Teyze tek tek yeniden topladı misafirlerin bardaklarını, gitti çayı yeniden demlemeye. Kocası da kalktı arkasından mutfaÄŸa geçti, bir tokat sesi, tek bir tokat. Sonra salona döndü yeniden, hiçbir ÅŸey olmamış gibi.
On yaşında olmalıyım bu sahneye tanık olduğumda. O andan bende kalan iki nokta var. Birincisi, nasıl oluyor da kamusal alanda saygılı memur, itaatkâr bürokrat, emir eri ya da vatansever esnaf olan aile babaları kendi evlerine girer girmez karılarına ve çocuklarına karşı zalimleşebiliyor, tamamen bambaşka bir kişilik sergileyebiliyor. İkincisi, nasıl oluyor da toplum bu çift kişilikliliği, bu vahim bölünmüşlüğü, görmezden duymazdan, anlamazdan geliyor.
Ertesi sabah, bayramın üçüncü günü bu sefer onlar geliyor oturmaya. Kızları var benim yaşımda, beraber oynamamızı istiyorlar. Ama ben kıpırdayamıyorum bile. Gözlerimi alamıyorum M. Teyze’den. Yüzünde bir morluk var, aÄŸzının etrafında. Orada karşımda duruyor morluk. Durmuyor, büyüyor morluk kocaman bir girdap, hüzünlü bir ağıt, kayıp bir maÄŸara olmuÅŸ, beni içine çekiyor. Dokunmak istiyorum M. Teyze’nin yüzüne, yarasına. Rol yapmayalım istiyorum. AÄŸlayalım, anlayalım beraber. Sormak istiyorum canının yanıp yanmadığını. Etrafımdaki büyüklere bakıyorum hayretle. Herkes hiçbir ÅŸey olmamış gibi kahvesini, yudumlayıp badem ezmesi kemiriyor. Görmüyorlar mı acaba, fark etmediler mi M. Teyze’nin suratının ortasındaki morluÄŸu? Dayanamayıp anneanneme soruyorum. “Şşşşş!” diyor susturuyor beni. “Aile meselesi, biz karışamayız”.
Aile meselesi, biz karışamayız diye diye kaç kadının, kaç çocuğun dayak yemesine seyirci kaldı bu toplum. Seyirciler de en az dayakçı kocalar-babalar kadar sorumlusu ve failidir dönüp duran bu çarkın.
Posted by TheSaint on Nov 27, 2006 in
Blog
Bir yıldızla konuşurum susmuşum Meryem gibi,
Söz işlemez yüreklere sükutum dağlar gibi.

Posted by TheSaint on Nov 26, 2006 in
Blog
İlk adını duyduÄŸumda aklıma hemen Babil kulesi geldi. Babil’i bazıları asma bahçelerinden hatırlar ama ben hep kulesi ve hikayesi ile hatırlarım.
Babil’in asma bahçeleri konusunda internette inanılmaz sayıda benzetme var. Ancak hangisinin olacağına karar vermek zor.

Benim aklıma Tevrat’tan okuduÄŸum bir bölüm gelir:
“ve bütün dünyanın sözü bir, dili birdi. ÅŸarktan göçtükleri zaman sinear diyarında bir ova buldular, orada oturdular. birbirlerine ‘gelin kerpiç yapalım, onları iyice piÅŸirelim. onların taÅŸ yerine kerpiçleri, harç yerine ziftleri vardı. yeryüzünde dağılmayalım diye kendimize bir ÅŸehir, başı göğe eriÅŸecek bir kule yapalım’ dediler. ve ademoÄŸullarının yapmakta olduÄŸu ÅŸehri ve kuleyi görmek için Rabb indi. onlar bir kavm, hepsinin tek dili var. gelin inelim birbirlerinin dilini anlamasınlar diye onların dilini karıştıralım. Rabb onları oradan dağıttı ve ÅŸehri bina etmeyi bıraktılar. bundan dolayı onun adına babil dendi.” (tekvin 11:1-9)
Bazılarına göre insanoğlunun birçok dili konuşmasının bu olaydan sonra gerçekleştiğine inanılır. Babil kulesini anlatan en güzel tablo Pieter Brueghel tarafından yapılmıştır.

Gelelim Babil’e nereden geldiÄŸime son zamanlarda izlemek istediÄŸim filmlerden birisinin adı da aynı ismi taşıyordu. Her ne kadar Brad Pitt oynadığı için çekinerek gitsemde. Yönetmeninin Alejandro González Iñárritu olması beni bir ölçüde rahatlatmıştı. Daha önce 21 gram ile dikkatimi çekmiÅŸti. Babel orjinal adıyla bilinen ve ülkemize Babil adıyla vizyona giren film hakikaten iyi kurgulanmış ve Pitt’e raÄŸmen gerçekci bir film.
Senaryo yazarı Guillermo Arriaga’nın senaristliÄŸinin filmi etkisini arttırdığını düşünüyorum. Filmde dünyanın farklı yerlerindeki altı ailenin birbiriyle farklı ÅŸekilde iliÅŸkisini bir aileyi merkeze alarak anlatıyor. Fas çöllerinin sonsuzluÄŸunu Japon adasının darlığı içinde yaÅŸatan bir film. Japonya’da iÅŸitme özürlü bir kızın dünyayı nasıl algıladığını da izleyiciyi çok farklı tekniklerle aktarıyor.

Babil bana bir anlamda Kelebek etkisini hatırlatıyor. Dünya’daki sistemin ne kadar birlikte hareket ettiÄŸini göstermek isteyenler için güzel bir film olabilir.
Umarım siz de beÄŸenirsiniz…..
Posted by TheSaint on Nov 19, 2006 in
Blog
Yakın zamanda eğitim sistemimizin birçok garipliğini arkadaşı ve eşiyle tartışıyorduk. Aşağıda yazacağım garip hikayelere dinledim. Eğitim sistemimiz maalesef öğrencinin hayal gücünü ve yaratıcı düşünce gücünü destekleyici teşviklerde bulunmuyor. Bilakis ket vurucu bir karakteri bile var. Öğrencileriminde de bu yaratıcılığı göremediğimi kendilerine açık açık ifade ettim. Hayal gücünün serbest bırakılması hem zihinsel bir zenginlik hem de kritik düşünce gücünü tetikleyerek vurucu sorular sorulmasına yardımı açısından hayatidir.
Birinci olay:
Bir ilköğretim okuluna Türk telekom tarafından ankesörlü telefon konulur. İlköğretim okulunun öğrencileri bu telefonu kullanarak çeÅŸitli ücretsiz numaraları arayarak küfredip telfonu kapatırlar. Bu durum Türk Telekom’a ücretsiz numara sahiplerince ÅŸikayet Türk telekom okulu arayarak bu durumu engellemelerini aksi takdirde üst makamlara ÅŸikayet edeceklerini bildirirler.
Okulun vizyon sahibi müdürü öğretmenlerini toplayarak durumu aktarır ve öğretmenlerinden bir çözüm bulmasını ister. Öğretmenlerden birincisi ankesörlü telefon’un bulunduÄŸu yerin nöbet yeri olarak tanımlanmasını ve bir öğretmenin orada beklemesini tavsiye eder.
İkinci öğretmen okulun ankesörlü telefonununun ücretsiz aramalara kapatılmasını ister. Üçüncü öğretmen ise telefonun kaldırılmasını ister.
Yorumsuz vereceÄŸim bu hikayeyi…………

İkinci olay, Satranç öğretmeni bir anaokuluna gider. Kendisini tanıtır ve şu cümlelerle sözlerine devam eder:
-Küçükken satranç öğretmeni olmak isterdim. Büyüdüm ve satranç öğretmeni oldum. Şimdi de siz kendinizi tanıtın ve büyüyünce ne olmak istediğinizi söyleyin
Çocuklar sırayla isimlerini söylemiÅŸler. En son öğrenci, “benim adım Engin ve ben büyünce Emekli olmak istiyorum”, demiÅŸ.
Bu arada çocukların yarısının da büyüyünce satranç öğretmeni olmak istediğini söylediğini tahmin ediyorsunuz, sanırım.
Posted by TheSaint on Nov 12, 2006 in
Blog
Akdeniz ne kadar sıcak, ne kadar gevÅŸek, ne kadar ÅŸuh ise Karadeniz de bir o kadar esrarengiz, hareketli ve hüzünlüdür. Hırçın dalgaları ve hoyrat rüzgarlarıyla ben kendi tarafımdaki Karadeniz’i yakından bilirim. Hayatımda ilk defa Karadeniz’in öteki yakasına gittim, hem de sonbaharda…
Hayalimde ve hafızamda Kırım’ın farklı bir tadı vardır. DoÄŸu’nun gizemli kokusuyla Batı’nın karışımıdır. Ne rüya, ne gerçek; tam bir yakaza halidir… Tanrı’nın güzellikleri cömertçe bahÅŸettiÄŸi belde..
Gözleve, Akmesçit, Yalta, Sivastopol, Bahçesaray hep tarih kitaplarından duyduğum şehirler.. Bu yönüyle Kırım hem tanıdık bir dost, hem de hiç görüşmediğim akrabam. Kırım’ı anlatırken Yalta’yı översem, Sivastopol darılacakmış gibi gelir bana..Bahçesaray’a iltifat ederken endazeyi kaçırır ve Gözleve’yi ihmal ederim diye korkarım.
Kırımlılarla Osmanlı’dan bu yana devam eden iliÅŸkilerimiz belki de bu hislerimin kaynağıdır. Kırım Hanlığı asırlarca hakimiyet sürerek bölgeye “tamgaâ€?sınıvurmuÅŸtur. Tarihin çok eski devirlerinden bu yana insanoÄŸluna ev sahipliÄŸi yapan bu coÄŸrafyada hikayeler, ÅŸiirler, destanlar ve masallar bitmek tükenmek bilmez. Ayı dağından, Balâlı kaya’ya kadar her taşın bir hikayesi vardır, Karadeniz’in bu yakasında… Kimi zaman Gazi Giray han gibi cenk aÅŸklarını dile getiren bu millet, kimi zaman da bir dilbere gözyaşı dökmüştür. ÇoÄŸu aÅŸk üzerine söylenmiÅŸ bu hikayelerde belki de bütün anlatıcıların sözbirliÄŸi etmişçesine gizlediÄŸi bir gerçeklik vardır. Belki bu hikayelerden en gerçek olanı Kırım Giray Han (1758-1769) ile Dilyâre arasındaki aÅŸktır.
Bu trajik ve dramatik aşk, Rus yazarı Puşkin’i de etkilemiştir. 1821-1823 yıllarında Güney’de sürgünde bulunan yazar, halktan hikayeyi dinler ve dizelere döker.
Ah aşk çeşmesi, ah hüzün çeşmesi
Dinledim senin taş dudaklarından uzun hikayeleri
Ah uzaktır, acı ve mutluluğun parçaları
Fakat Maria’dan hiç bir kelime çıkmadı…
Bahçesaray çeşmesi adını taşıyan bu eser, daha sonra Rotislav Zakharov tarafından 1934 yılında bale olarak Saint. Petersburg’da sergilenir.

Â
Kırım hanlığının bütün hanları hayatları boyunca savaşlarda koşturmuşlar ve koşuklar dizmişler savaş üstüne. En yalın ifadesini Gazi Giray Han’ın beyitlerinde buluruz:
Râyete meylederiz, kâmet-i dilcû yerine.
Tuğa dil bağlamışız, kâkül-i hoşbû yerine
Heves-i tir-ü keman çıkmadı dilden asla
Nâveg-i gamze-i dîldûz ile ebrû yerine.
Süreriz, tiğimizin zevk-ü sefasın her dem
Sim tenlerle olan lezzet-i pehlû yerine
Cenkleri ve aşkları arasında tercihler yapan Gazi Giray handan yaklaşık iki yüz yıl sonra Kırım Giray Han tahta geçer. Kırım Giray Han ülkesinin refahı için kâh savaştı, kâh barış yaptı. Giray Han’ın başarısının arkasında haremdeki gözdesi Gürcü güzel Zarem vardı.Han Zarem’i çok seviyordu. Kırım halkı hikayeyi anlatırken zamanla Giray hanın kalbinde Zarem’e olan sevgisinin yerini iktidar hırsının geçtiğini anlatır. Ama Zarem bütün kalbiyle Han’ı sevmektedir. Lehistan ve çevresine seferler düzenleyen Han günden güne eski hırsını ve aşkını kaybetmeye başlamıştır. Bir gün haremine Lehistan’lı güzel Maria’yı getirmişler. Kırım’da halk, bu güzelin müslüman olunca Dilyâre (ya da Dilara Bike) adını aldığını söyler. Belki de Giray han’ın yüreğinde açtığı gönül yarasından dolayı bu ismi uygun görmüşlerdir.
Savaş meydanlarının yıkılmaz komutanının kalbi Maria’ya yenik düşer. İlk görüşte ona tutulur. Bunu o kadar belli eder ki, gözdesi Zarem’in gözünden kaçmaz. Giray Han’ın haremindeki yeni sevgilisinin de kendini seveceğinden ya da sevmek zorunda olduğundan hiç kuşkusu yoktur. Ama olaylar hiç de beklenildiği gibi çıkmaz. Maria, Han’a Lehistan seferinde ailesinin ölümüne sebep olduğu için bırakın sevgiyi, beklediği tahammülü bile göstermez. Maria her gün ağlar ve feryatlarıyla Han Saray’ın haremini inletir. Han’ın Maria’ya olan aşkı yorgun kalbini günden güne zayıflatır. Artık gözünde ne savaş meydanları ne de harem’in gözdeleri vardır.
Han’ın günden güne eriyişine tanık olan Zarem bu olanlara dayanamaz. Haremdeki güzellerin bahçedeki kadınları güzelleştirdiğine inandıkları Aymeme (ninni) çeşmesinin etrafında toplandıkları bir günde, Zarem Maria’nın odasına gider. Maria’nın şaşkın bakışları altında Zarem dizlerini üzerine çöker:
- Ben dağlık Gürcistan’da doğdum ve kendimi küçük bir kız iken Han’ın hareminde buldum. Büyüdüğümde Hanın karısı oldum. Bana aşkla bağlandı. Bir ömür boyu aşk ile yaşadık tâ ki, seni görene kadar. Ondan sonra benden soğudu ve bana yabancılaştı. Sana yalvarıyorum, Giray han’ımı bana geri ver. Sen onu sevmiyorsun. Karşılığında istersen beni hor gör, aşağıla ve acı çektir, ama onu bana geri ver. O bana ihanet ederse, ben çok yaşamam ölürüm. Bu dileğimi yerine getireceğine yemin et ya da ben seni öldürürüm!
Maria, Zarem’in konuştuğu dili anlamıyordu. Ama yüzündeki ifadeden derin ızdırap ve acı çektiğini anlamıştı. Maria’nın acısı Zarem’inkiyle birleşip bir kat daha artmıştı. Maria ölmek istiyordu. Kimbilir belki Maria ölüp, Lehistan’da ailesiyle birlikte kaybettiği nişanlısına öbür alemde kavuşmayı hayal ediyordu.

Zarem’in bu gizli ziyareti kısa sürede Giray Han tarafından duyuldu. Maria’dan aşkına cevap alamayan Giray Han, Zarem’in tehditlerine çok kızmıştı. Ama bu tehditler hiç bir şeyi değiştirmedi.
Bu olaydan kısa süre sonra Maria öldü. Hiç kimse Maria’nın dayanılmaz kederinden mi yoksa tedavisi olmayan bir hastalıktan mı, öldüğünü bilmez. Giray Han kendini yine savaş meydanlarına verdi, Rusya ve Kafkasya kabileleri üzerine sefer düzenledi. Han Maria’nın öldüğü gün, sebebi nedendir bilinmez, Gürcü güzel Zarem’in de boğularak öldürülmesini emretti.
Maria’nın ölümü üzerine Han dünyadan elini eteğini çekti; bütün haremi ve içindeki güzelleri yaşlanmaya terk etti. Günler geceleri, geceler günleri kovaladı. Giray Han’ın acısıyla kavrulmuş kalbini ne hoyrat kışın karı ne de zemheri ferahlatabildi. Bu gönül yarasını-(dilyâre)nın acısını gecelerin kimsesizliğinde tek başına döktüğü göz yaşlarıyla dindirebiliyordu. Geceler boyunca Maria’nın aşkıyla ağladı. Öyle bir gece geldi ki, artık sadece kalbi inliyor ama gözlerinden yaş akmıyordu. Yine kalbinin tahammül edilmez acısıyla baş başa kalmıştı.
Giray Han uzunca düşündüğü ve inlediği bir gecenin sabahında kendisine çok yetenekli bir mimar bulunmasını istemiş. Vezirleri Ömer adında bir mimarı bulup getirmişler. Han, mimar Ömer’e:
-Öyle bir çeşme yap ki, benim kurumuş göz yaşlarım yerine çağlasın. Bu taşın göz yaşlarının sesiyle benim acım son bulsun,
demiÅŸ.
Mimar Ömer biraz çekinerek Han’a:
- Aman sultanım taş nasıl ağlar, demiş.
Han:
-Benim taş kalbim nasıl ağlamaya başladıysa taş da öyle ağlar
diye cevap vermiÅŸ.
Mimar Ömer ruhunun derinliklerinden gelen ilhamları, kalbinin teknesinde yoğurmuş ve bir çeşme yapmış. Bu çeşme de en yukarıdaki kalbi temsil eden lüle’den boşalan aşk aşağıdaki kaplara doluyor oradan iki göz halinde yaşlar döküyormuş. Sonra tekrar yüreğini acıyla doldururcasına aşağıdaki kaba (kalbine) doluyormuş. Bu dönüş üç defa tekrarlanıyormuş. Mimar Ömer, Han’ın hayatın anlamı ve aşkları arasında gidip gelen aklının şüphesini çeşmenin en altına yaptığı salyangoz şekliyle ifade etmiş. Her şey geçer gider, ama aklımda bir damla şüphe kalır demek istemiş. Çeşmedeki kaplar her dolduğuna ve döküldüğünde gönül yarasıyla yanıp tutuşanları ferahlatan gözyaşı sesi çıkarıyormuş. Halk bu çeşmeye gözyaşı çeşmesi adını vermiş. Ama Fuzulî’nin dediği gibi:
Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
Kim bu denli dutuşan odlara kılmaz çare su
Bu kadar gözyaşı bile Giray han’ın gönlündeki ateşi söndüremeye yetmemiş.
 Â
Bu gezi sırasında yanımızdan ayrılmayan Tavrida Milli Üniversitesi Kırımtatar ve Şark Dilleri ve Edebiyatları Fakültesi Şark Dilleri Anabilim Dalı Türkoloji Bölümü öğrencileri Minaya Kurfanova, Daşa Nosova, Natalya Budnik, Natalya Malişeva, Katerina Filipova’ya; bu okuldan mezun olan diğer rehberimiz Liliya Yakimova’ya ve aynı okulda öğretim görevlisi olan Mustafa Arslan’a teşekkürü borç bilirim.
Gazi Giray (1554-1608) Kırım hanıdır. Hattattır,Matematikçidir. Şair ve mûsîkî-şinastır.
SancaÄŸa meylederim bir civan endam yerine
Tuğa gönül vermişiz mis kokulu kâkül yerine.
Yay ile ok hevesi çıkmadı gönülden asla.
Kalpleri delen kaÅŸ ve ok gibi gamze yerine.
Süreriz mızrağımızın zevk-ü sefasın dâim
Gümüş gibi tenlerle vuslat lezzeti yerine