Browsing "Blog"
Sep 5, 2010 - Blog    1 Comment

Pazar’ın getirdikleri

Fotoğraf: Mehmet Turgut

Eğer yaz tatilinde ya da ülkenin gazetede yazarlarının haber üretmekten daha ziyade dinlenmeyi tercih ettiği bir dönemde iseniz  Pazar günü gazete okumak zevk vermiyor. Hatta televizyonda bile gündem izlenesi olmuyor. Neyse bu pazar okuduğum gazetelerdeki ilginç konulardan birisi de Elif Şafak’la Ayşe Arman’ın yaptığı röportajdı. Bence esas güzel olan Mehmet Turgut’un fotoğraflarıydı. Öte yandan Elif Şafak’ın kendisini açık etmemeyle okuyucuyu heyecanlandırma arasında verdiği bilgiler maalesef beni etkilemedi. Elif Şafak  hakkında onca yazıyan itham yazıların okudum ve yurtdışında çıkan gazetelerin yorumlarını da inceledim. O meşhur fıkrada denildiği Türk kazanında yükseleni Türkler tutup aşağıya çeker..

Neyse konumuz bu değildi.. Başka bir yazı çok hoşuma gitti. Onu paylaşmak için bu girişi yapayım istedim. Esasında çamurlaşan Türk siyaseti için de bir yazı döşenmek lazım. Ancak ne zaman yapılır bilinmez. İnsanların bu kadar saygısızlaştığı vakitlerde geleceğe ait ümidimi tam anlamıyla yitiriyorum. Ece Temelkuran’ın bir yazısı bu konudaki düşüncelerimin bir kısmına tercüman oluyor.

Bu gün okuduğum diğer bir hikaye ise vefa üzerineydi. Yazının ana temasını oluşturan kısım Tolga Tanış tarafından bizzat olayın şahidinin ağzından yazılmış.

1940’lı yıllar Ankara… O dönem Gazi Lisesi’nde hem birbirleriyle çok iyi anlaşan hem de sürekli rekabet eden iki arkadaş vardır. Gazi, fen derslerinde başarılıdır. Can da edebiyatta… Ve ikisi de, okulun en iyi öğrencileridir.

Liseyi birlikte okuyan “iki can” arkadaş, eğitimleri boyunca harçlıklarını biriktirdiler. Liseden mezun olduktan sonra Milli Eğitim Bakam’na gidip, yurtdışında okumaya gönderilmelerini istediler. Parlak notlarla okullarını bitiren gençleri dinleyen Bakan, sözüne başlamadan önce birini dışarı çıkardı. Odasında kalan gence “Seni gönderebilirim ama arkadaşım gönderirsem dedikodu olur. ‘Oğluna torpil yaptı’ derler. Bu yüzden onu gönderemem” dedi. Bakan oğlu babasının kararına boynunu büktü, “Madem öyle benim biriktirdiğim parayı da sen al. Hiç olmazsa amacımı kısmen gerçekleştireyim” diyerek yıllardır biriktirdiği tüm parasını arkadaşına verdi…

Bakan, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’di, dedikodu olur endişesiyle yurtdışına göndermediği öğrenci ise oğlu Can Yücel’di. Yurtdışına giden öğrenci ise daha sonra dünyanın en ünlü beyin cerrahı olacak Prof. Dr. Gazi Yaşargil…  Hiç kopmadılar Can Yücel’in biriktirdiği harçlığı da alan genç Gazi Yaşargil, 1943 yılında Almanya’ya gitti ve tıp tahsiline başladı. 2. Dünya Savaşı’nın en sıcak günlerinde iki yıl Almanya’da kaldı, daha sonra da İsviçre’ye geçip, Zürih Tıp Fakültesi’ne girdi. O dönemin ünlü beyin cerrahı Prof. Dr. Rudolf Nissen’in dikkatini çekti ve bu hocanın asistanı oldu. Bu süre içinde Can Yücel ile ilişkisini hiç kesmedi. Can Yücel sık sık arayıp, derslerini sordu.  Gazi Yaşargil’in asistanlığı devam ederken Türkiye’de TSK 27 Mayıs 1960′da yönetime el koydu. Gazi Yaşargil’in doçentlik sınavına gireceği günlerde Türkiye’den asker celbi geldi: “Ülkene dön, askere gideceksin.” Asker celbinin geldiği günlerde liseden arkadaşı olan Ömer İnönü, Gazi Yaşargil’i ziyaret etti. İnönü’ye, “Git babana söyle, profesör olmaya yakınım, profesör olup askere gelirim” diyen Yaşargil, İsmet İnönü’nün oğlunun temaslarından da istediği sonucu alamadı. Bakanlar Kurulu Karan ile Türk vatandaşlığından çıkarıldı. Vatansızların taşıdığı “haymatlos” pasaportuyla yaşamaya başladı. Önce profesör, sonra da ordinaryüs profesör oldu.

40 yıl sonra buluşma Yıllar sonra Yaşargil, Turgut Özal’ın girişimiyle yemden vatandaşlığa alındı. Türkiye’ye gelmekten hâlâ çekinen Yaşargil’e pasaportunu dönemin Sanayi Bakanı Şükrü Yürür götürdü. 18 yaşında ayrıldığı ülkesine girme şansını 35 yaşında yitiren Yaşargil, 63 yaşında Yürür’le birlikte Türkiye’ye geldi. 150 bin nüfusla bıraktığı Ankara’ya geldiğinde çok duygulandı. Otomobilden inmedi ve tam 3 saat otomobille Ankara’yı gezdi. İstanbul’a geçip can arkadaşı Can Yücel’le buluştu. Yaşargil, 40 yıldır göremediği Can Yücel’e, “Seninkiler gibi bir şiir yazsam, başka bir şey istemem” dedi. Yücel yanıtladı: “Ben de senin gibi bir operasyon yapsam başka bir şey istemem hayattan!”

1999 yılına gelindiğinde Can Yücel, Datça’daki evinde ağırlaşınca oğlu Hasan hocasına durumu anlatan bir yazı ile birlikte babasının onun için imzaladığı son eserini göndereceğini bildirdi. “Mekanım Datça olsun” adlı kitap, 12 Ağustos 1999′da Yaşargil’in eline geçti. “Gazi… gözümün bebeği…giderayak…” diye yazan. Aynı gün oğlu Hasan’dan “Gazi” den selam var” sözlerini duyan Can Yücel, son nefesini verdi.

Gazi Yaşargil, kendi oğluna ‘Can’ ismini verdi.

Sonra aradan yıllar geçer. Şair olan Can evlenir. Çocukları olur. Ve çocuklarından Yeni Hasan, tıpkı babasının arkadaşı Gazi gibi doktor olmaya karar verir. Gazi durumu öğrenir. Bunun üzerine, oğlanı kendisinin okutacağını söyler. Yeni Hasan, Galatasaray Lisesi’ni bitirir. Önce Fransa’ya, ardından Kanada’ya gider. Ve Gazi’nin desteğiyle, dünyanın en iyi tıp okullarında okur. Aradan yine yıllar geçer. Yeni Hasan, Kanada’ya yerleşir. İki oğlundan birinin adını Gazi koyar. Bu arada tıpkı Gazi gibi, kendi alanında çok yükseklere gelir. En sonunda da bir gün göz patolojisinde dünyanın en büyük ödülünü kazanır. Ödülü alan Prof. Dr. Yeni Hasan Yücel’dir. Babası, şair Can Yücel. Dedesi, eski Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel. Babasının arkadaşı ise dünyanın en ünlü beyin cerrahlarından Prof. Dr. Gazi Yaşargil.
Bu olayı, geçen hafta glokom hastalığı alanında yaptığı büyük bir keşifle Lewis Rudin Ödülü’nü kazanan Prof. Dr. Yücel’den dinledim. Kanada’daydı, telefonla konuştuk.
Size babanız mı anlattı bu öyküyü, dedim. “Ne babam bahsetti ne de Gazi Yaşargil’in bu konuyu açtığını gördüm. Ben başka yerlerden duydum. Tek bildiğim, benim bütün öğrenim masraflarımı Gazi Yaşargil’in karşıladığıydı” dedi.
Onur, dostluk ve vefa üzerine bir pazar hikâyesi…

Meraklısına not: 1960′lı yıllarda ikinci yeni şiir akımının önemli isimlerinden Ece Ayhan’ın beyninde tümör tespit edildi. Can Yücel, Yaşargil’e telefonla ulaştı, ameliyatı yapmasını istedi. Yaşargil Türkiye’ye gelemediği için Ece Ayhan Almanya’ya gitti.

Sep 1, 2010 - Blog    No Comments

After The Storm

Bora bana bu grubu (Mumford & sons) tanıttı. Kim bu Bora diyenler için tek cümleyle kalabalıkların gürültüsünde kendi sessizlik mabedini inşa etmiş birisidir demekle yetineceğim.  Dinleyince geceye eşlik edecek kadar güzel olduğunu düşündüm. Muhteşem sözleri var..Klibini de izlemenizi tavsiye ederim.

And after the storm,
I run and run as the rains come
And I look up, I look up,
on my knees and out of luck,
I look up.

Night has always pushed up day
You must know life to see decay
But I won’t rot, I won’t rot
Not this mind and not this heart,
I won’t rot.

And I took you by the hand
And we stood tall,
And remembered our own land,
What we lived for.

And there will come a time, you’ll see, with no more tears.
And love will not break your heart, but dismiss your fears.
Get over your hill and see what you find there,
With grace in your heart and flowers in your hair.

And now I cling to what I knew
I saw exactly what was true
But oh no more.
That’s why I hold,
That’s why I hold with all I have.
That’s why I hold.

I will die alone and be left there.
Well I guess I’ll just go home,
Oh God knows where.
Because death is just so full and mine so small.
Well I’m scared of what’s behind and what’s before.

And there will come a time, you’ll see, with no more tears.
And love will not break your heart, but dismiss your fears.
Get over your hill and see what you find there,
With grace in your heart and flowers in your hair.

And there will come a time, you’ll see, with no more tears.
And love will not break your heart, but dismiss your fears.
Get over your hill and see what you find there,
With grace in your heart and flowers in your hair.

Aug 27, 2010 - Blog    No Comments

Yaşamak Umrumdadır

Sabah şairin üstüne saldırıyor
yaşamaktan bir güneşle kaplanıyor onun kalbi
onun kalbi topraktan sıyrılıyor
aşk dahi sıyrılıyor topraktan
gözlerini tanıyorsunuz: çaylak sürüleri
beyni: aç kuşlardan bir ambar.
Bir kıyısına ilişmiyor dünyanın
Allah’ın ve devletin dibinde insanlar
onu barutla karıştırıyor
ve zerdali çiçekleriyle.
Ahali kapısını taşlıyor onun
onun için develer kesiyor halk
aşka ve kavgaya aydınlık getiren kalbi
topraktan sıyrılıyor.

Ben
topraktan sıyrılıyorum
buğular
ve aşiret rüzgarları kanımda.
Arklardan gece vakti sular
kaç zaman ayaklarıma
yaslı bir selam gibi dokundu
kopartılmış yapraklarımdan ibaretti hüzün
dedim rahmet yağar ben yürürken
gece benim ardımda
taşıdım kara gençliğimi dağların damarında
hep döşümde yaratkan, patlayıcı bir kimya
beynimde hep manalı bir uçurum.

Benim hayranlığımdan inlerdi şehir
ben atlara ve uzaklar hayrandım
kendi ehramlarını bile tanımayan kadınlar
ansızın patlak verirdi baharda.
Dudaklarımda çürükler vardı
dağ çiçeklerinden ötürü.
Irmaklara salardım kendimi
ruhumda kaynar adımlarla gezinen dünya
bana hain sevgilimdi.

Yaşamak debelenir içimde kıvrak ve küheylan
beni artık ne sıkıntı ne rahatlık haylamaz
çünkü ben ayaklanmanın domurmuş haliyim
Yürüsem rahmet boşanacak.
ve sana bir karşılık vereceğim

Sana bir karşılık vereceğim
toprağı deşen boğuk sesimle
sana bir karşılık vereceğim
amansız kum fırtınası altında
sana bir karşılık vereceğim
birbiri üstüne yığılırken günler
ey taşan suların imkanı
ey taşan suların bekareti sana
bir karşılık vereceğim.

(1967)

İsmet Özel

Pages:«1...17181920212223...155»