0

Dinlemek…

Posted by TheSaint on Jun 28, 2009 in Blog

Bir gün padişah uykusunda mana görür ve uyanınca sadrazamına: “kalk gidiyoruz” der. tebdil-i kıyafet giyinip rüyasında gördüğü yere, şimdiki unkapanı’nda bir yerlere gelirler. geldikleri yerde yaşlı bir adamın ölmüş olduğunu görürler. cenazeyi, hem padişahı tanıyacak insanların olmadığı hem de güzel bir cami olan fatih camii’ne kaldırırlar ve etrafa bu adamın kim olduğunu sorarlar.

kimi der ki: “sarhoşun tekiydi. ne zaman müslüman mahallesine şarapçı girdiğini görse elindeki tüm şarapları alırdı.”
kimi der ki: “kadın düşkününün tekiydi. çok zaman evine o malum kadınları alırken gördük”
kimisi der ki: “camide hiç görmezdik, binamazın teki idi.”

sonrada sorup soruşturup evini bulurlar ve karısıyla konuşurlar. işin iç yüzünü karısı anlatır: “benim kocam müslüman mahallesine içki girdiğini görünce hepsini kendisi alıp dökerdi, müslümanları bir kereliğine daha içki içmekten alıkoyduk derdi.”
- peki kadınlar?
- onları da parasını verip eve alırdı. ben onlara kıssalar, mavallar okurdum. çoğunu da kurtarmıştır.
- iyi ama hiç namaz kılmaz diyorlar?
- o her namazını ayrı bir camide kılardı. çoğunlukla da uzaktaki camilere giderdi. buradaki camiye seyrek uğrardı.
- iyi ama herkes onu kötü biliyor. bir gün ölecek olsa cesedinin ortada kalacağını hiç düşünmedi mi?
- düşünmez olur mu? ben ona derdim, bey insanlar seni hep yanlış tanıyor bir gün başına birşey gelse kim sana sahip çıkacak derdim.
- peki o ne derdi?
- ne diyecek, “hanım!” derdi: “padişahın işi ne?”

 
0

Kelebeklerin aklı benim

Posted by TheSaint on Jun 25, 2009 in Blog

Biliyorum böyle değildi bu şarkının adı, Ezginin Günlüğü’nde..Bu bencil başlık beni cezbetti…

uyanir geceyarisi yoktan sevda yaparim
adamim bu küçük islere ben bakarim yanarim
adamim bu küçük islere ben bakarim yakarim
dilsizler bana danisir kelebeklerin akli benim
gemilerle her gece ben çok uzaklardan dönerim
çagirirlar küçük adimi karapakiden ben akarim
adamim bu küçük islere ben bakarim yanarim
adamim bu küçük islere ben bakarim yakarim

benim adim ebruli biraz gerçek bira rüya
yalanimi sevsinler asksiz dönmüyor dünya
benim adim ebruli biraz gerçek biraz rüya
yalanimi sevsinler yalansiz dönmüyor dünya
kalbim sevda kuyusu her gün yoldan çikarim
adamim bu küçük islere ben bakarim yanarim
adamim bu küçük islere ben bakarim yakarim
dilsizler bana danisir kelebeklerin akli benim
gemilerle her gece ben çok uzaklardan dönerim
sen unut geçmisini ben aklimda tutarim
adamim bu küçük islere ben bakarim yanarim
adamim bu küçük islere ben bakarim yakarim

 
0

Bir esre ve üstün hikayesi…

Posted by TheSaint on Jun 21, 2009 in Blog

(Kaynak: http://www.roslin.com)

Ben’i yazacaktım. Yazının başında ve sonunda ben olacaktım. Fütursuzca bencilliğimi anlatmayı ve aslanlığın narsizminin yelkenlerini bencillik rüzgarıyla doldurmayı hayal ediyordum.
Nazım’ın kelimeleriyle:

bir şeyler yazmalıyım
bir şeyler yazmalıyım yüzde yüz yalansız
bir şeyler yazmalıyım
hiçbir şeyi önceden düşünmeden
cigaramın dumanı
yoktur yarin imanı
bir şeyler yazmalıyım
masamın üstünde gördüklerimi değil
parmaklarımı değil
bir şeyler yazmalıyım
içimde bir şeyleri yakalayarak
kova salıp içimdeki kuyuya su çekmeliyim.

İçimdeki karanlık kuyulara su damlasıyla ses verecektim. Böylece içimdeki aşkın acısını yazmanın yollarında tüketecektim. “Eğer aşıksanız, sevdiğinizin eksiklerini, hatalarını, göremez, gördüklerinizi affedersiniz. Aşkınız sürdüğü sürece sorun yoktur. Ancak aşkın bittiği yerde, artık o sevilene bağımlı hale düşmüşseniz vay halinize! Kimi kez zevkten, çoğu kez sıkıntıdan kahrolarak , yanarak tutuşur, ama ne kadar terk ederseniz, o kadar çok dönersiniz ona! “

Buket Uzuner benim halimi anlatmıştı sanki.. Bencillik dairemde benim hikayem diye düşündüm önce.. Sonra aynılığımızı anladım. Benzerliğim bana farklılığı düşündürdü.  Aşık’la Maşuk’un farkını.. Doğu’yla Batı kadar uzak oluşumuzu…Ama aynı çiçekte döllenip meyva’ya duruşumuzu..Korkularımızın ortaklığını…Cennet ile Dünya kadar uzak olduğumuzu hatırlattı bana..
Eğer cennetse, ben dünyayım. Cennet gece ile gündüzü, soğuk ile sıcağı, zamanı ve mevsimleri simgeler..
Dünya ise büyükle küçüğü, tehlike ile güvenliği, açık alanla dar geçişleri, hayatın ve ölümün şansları gibi mesafeleri buluşturur. Cennetle Dünya’yı birleştiren Tûba ağacı bizimkisi…Meyvaları Cennet’te kökleri Dünya’da bir ağaç.. Zeytin kadar aziz ve Nar ağacı kadar bereketli.
Farklılığımız birlikte bulduğumuz ahengin vazgeçilmez cazibesini tarif edemiyordum. Her kaçışta daha da ahenklenirken her neyse bu adını koyamadığım.. Neden diyordum Cennet ve Dünya birleşti..? Ateş ile su..
Medet dedim, dalları sallandı ağacın…Mesnevi cevap verdi..
“Mesnevi’de anlatıldığı üzere bir gün bir bilge, kendi türleriyle uçmayı reddeden iki ayrı cins kuşa rastlar yol kenarında. Hayli merak eder bu iki farklı yaratığın nasıl olup da kendi aileleriyle, ait oldukları yerlerde yaşamak istemediklerini, nasıl olup da bir “yabancı”yı kendi kardeşlerine yeğlediklerini. Biri karga, biri leylek… O kadar farklıdır ki kuşlar, ihtimal veremez birbirlerini sevdiklerine, türdeşleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğlediklerine. Öyle ya karga dediğin kargalarla uçmalıdır, leylek dediğinse leyleklerle. Yaklaşır ve merakla inceler kuşları. Ta ki her ikisinin de topal olduğunu keşfedinceye kadar. O zaman anlar ki birlikte kaçar, birlikte uçar, beraber yaşamaları beklenenlerin yanında tutunamayanlar. O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan.(E.şafak)”

Ha Cennet ile Dünya Ha Karga ile Leylek; ya da Zeytin ile Nar….İşte bir kelime ha sin ha be ama hep en….

 
0

Farkında Olmalı İnsan…

Posted by TheSaint on Jun 18, 2009 in Blog

Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı.
Farkı Farketmeli, Farkettiğini De Fark Ettirmemeli Bazen…

Bir Damlacık Sudan Nasıl Yaratıldığını
Farketmeli.
Anne Karnına Sığarken Dünyaya Neden Sığmadığını
Ve En Sonunda Bir Metre Karelik Yere Nasıl Sığmak Zorunda Kalacağını
Farketmeli.
Şu Çok Geniş Görünen Dünyanın, Ahirete Nispetle Anne Karnı Gibi Olduğunu
Farketmeli.
Henüz Bebekken ‘Dünya Benim!’ Dercesine Avuçlarının Sımsıkı Kapalı
Olduğunu, Ölürken De Aynı Avuçların ‘Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum
İşte!’ Dercesine Apaçık Kaldığını
Farketmeli.
Ve Kefenin Cebinin Bulunmadığını Farketmeli.
Baskın Yeteneğini
Farketmeli Sonra.
Azraillin Her An Sürpriz Yapabileceğini,
Nasıl Yaşarsa Öyle Öleceğini
Farketmeli İnsan.
Ve Ölmeden Evvel Ölebilmeli.
Hayvanların Yolda Kaldırımda Çöplükte,
Ama Kendisinin Güzel Hazırlanmış Mükellef Bir Sofrada Yemek Yediğini
Farketmeli.
Eşref-i Mahlukat olduğunu
Farketmeli.
Ve Ona Göre Yaşamalı.
Gülün Hemen Dibindeki Dikeni, Dikenin Hemen Yanıbaşındaki Gülü
Fark Etmeli.
Evinde 4 Kedi 2 Köpek Beslediği Halde
Çocuk Sahibi Olmaktan Korkmanın Mantıksızlığını
Farketmeli.
Eşine ‘Seni Çok Seviyorum!’ Demenin Mutluluk Yolundaki Müthiş Gücünü
Farketmeli.
Dolabında Asılı 25 Gömleğinin Sadece Üçünü Giydiğini, Ama Arka
Sokaktaki Komşusunun O Beğenilmeyen Gömleklere Muhtaç Olduğunu
Farketmeli.
Zenginliğin Ve Bereketin, Sofradayken Önünde Biriken Ekmek
Kırıntılarını Yemekte Gizlendiğini
Farketmeli.
FARKETMELİ.

Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti Yarın Meçhuldür,
O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,

O Da Bugündür.

CAN YÜCEL

 
0

Kim Özlerdi Avuç İçlerinin Kokusunu

Posted by TheSaint on Jun 17, 2009 in Blog

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar
bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir,
büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unutulurdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı
belki de,
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece
sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır
yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipekten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir
ayrılık gizlendiğine
belki de, kartvizitinde “onca ayrılığın birinci
dereceden failidir”
denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle
avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini
tutmak isterse…

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu, kim
uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık
etmiş olmasalardı eğer!!

Can Yücel

Copyright © 2010 Serendipity All rights reserved. Theme by Laptop Geek.