0

Günün adı fotoğraf

Posted by TheSaint on Jan 25, 2009 in Blog

Bu gün elimde fotoğrafla ilgili iki site var. Hatta üç site var. Lütfen bir göz atın. Hoşunuza gidecek!

100 fotoğrafçının 15 fotoğrafı amacıyla 15X100 diye bir başlıkla geçiyor:

http://www.15×100.com/

Diğeri biraz daha ilginç bir uygulama:

Hepimiz öleceğiz, 100 metrelik varlık ismini taşıyor. Ona da http://www.simonhoegsberg.com/we_are_all_gonna_die/slider.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Son olarak serendipçe olarak gördüğüm başka bir alanı da söylemek istiyorum:

http://www.just-nel.com/main.html

Burada kişisel resimler ama ben tarzı sevdim. Bakalım siz nasıl bulacaksınız?

 
0

Gece Kelebeği

Posted by TheSaint on Jan 25, 2009 in Blog

Hasan Aksay benim Rusya merakım yüzünden ısrarla takip ettiğim yazarlardan birisidir. Bu gün yazdığı yazının bir kısmını okumanız gerektiğini düşündüm. Makalenin orjinalini buradan bulabilirsiniz.

Gece kelebeği

O bir “gece kelebeği”. (Rusya’da fahişelere böyle deniyor.) Ülkedeki yüz binlercesinden biri.

Sabaha karşı uyur, akşama doğru kendine gelir, geceleri yaşar. Makyajsızken kendisidir; makyajla birlikte güzelleşir, güzelleştikçe kendine yabancılaşır. Kim bilir, belki de makyajsızlıktır güzellik.

Ben “gece kelebekleri” ile “nasıl düştün bu yola?” söyleşilerinden nefret ederim. Dahası onların iş saatlerini boş gevezeliklerle kaplamayı doğru bulmam.

Ama o, müşteri olmadığımı söylediğim halde yanıma oturdu. Belki yine de beni “ikna edilebilir” buldu. Nasıl olduysa sözler hızla onun hayat hikâyesine doğru aktı.

17’sinde yaşamına giren ilk erkek onu bu işe zorlamış, satmış yani. Ama yine de ondan sımsıcak bir ses tonuyla söz ediyor. Acaba hâlâ seviyor mu ilk gözağrısını?

Şimdi üç yıl geride kalmış “kelebeklik”te. Çocuğuna ve annesine bakabiliyormuş. Aslında pek çok meslektaşı gibi “ABD’ye falan, en azından Türkiye’ye” gidebilirmiş. Zengin bir koca da bulabilirmiş. Ama olmamış işte.

Şimdilerde züğürt bir gence âşıkmış. Ona para yardımı da yapıyormuş. Gündüzleri görüşürlermiş. Hava kararınca aşk biter, seks başlarmış.

Hayır, aslında sevişmek denmezmiş yaptığı işe. Sevişmek ruhla olurmuş; o ise yalnızca bir bedenmiş, ruhsuz bir beden. Ve onunla yatanlar, aslında kendileriyle, kendi paralarıyla yatıyorlarmış.

Genellikle Batılı yabancılarla çalışırmış. Onlar daha cömert ve sorunsuzmuş. Doğulular ise hem cimrilermiş, hem de iş bittikten sonra kızın kendilerini nasıl bulduğunu mutlaka anlamaya çalışırlarmış.

Birkaç kez saldırıya uğramış, dayak yemiş, ırzına geçilmiş, poliste eziyet görmüş.

Bunları anlatırken sesi nasıl zayıflıyor, gözleri ne kadar buğulanıyor…

Aslında ne küçük ve cılız bir kız bu.

Elindeki sigara ona hiç uymuyor. Bir büyük kederlenmesi değil bu. Küçüklere ise kederlenmek hiç yakışmıyor.

Şimdi bu küçüğün saçlarını şefkatle okşasam belki afallar. Belki kendini yüzyıllardır kadın olarak hissettiği için, ona neden zavallı bir çocukmuş gibi davrandığıma şaşar. Belki ağlar…

“Yolcu yolunda gerek” gibi bir sözle veda etti bana. Yüzünden çok beden ölçülerine bakan bir grup neşeli erkeğin masasına gitti.

O, yanımda oturan kız değildi artık. Mesleki edasını takınmış, daha çekici ve kışkırtıcı olmuştu birdenbire. “Gece kelebeği” oluvermişti yani. Çıkarılmayı talep eden giysilerinin içindeki kokulu vücudu ticarete başlamıştı artık.

Ya ruhu? Belki ruhunun bir parçası benim masamda kalmıştı.

Belki de 17 yaşından gelen tertemiz bir rüzgâr, o dupduru ve makyajsız güzelliği, buradan çok uzaklara savurmuştu…

 
0

Okumak ve yazmak

Posted by TheSaint on Jan 22, 2009 in Blog

Bu günlerde elimde Hasan Bülent Kahraman’ın Cam Odada Oturmak kitabını okuyorum. Bazı tespitleri çok hoşuma gitti.Sizinle de paylaşmak istedim.

-…bir adamın giysilerini seçmesi, cinsel hazzın ‘o’  güzel kadını araması gibi, gerçek bir okur da okuyacağı kitabı önce sezgileriyle, sonra algılama gücüyle ve nihayet beğenisinin düzeyiyle seçecek ve ona yönelecektir. Gerçek bir okurun, önüne gelen her şeyi okuması söz konusu değildir ve olamaz. (s. 54)

-Okumanın metres’i ve kuma’sı yazmaktır. Yazma yeteneğinin okumayla desteklendiği, beslendiği takdirde yazma etkinliğine dönüşeceği sık sık dile getirilen bir gerçektir ve tersi de doğrudur. (s. 55)

-Bir yazının ne zaman, nasıl, hangi deftere ya da ne tür kağıda hangi tip kalemle yoksa makine’yle mi yazılacağını önceden tanımlamak olanaksız. Bir yazı, araçları ve koşullarıyla gelir. Siz o güne kadar sayısız kalem, defter, kağıt, vs. almışınızdır. Yazı oluşup, olgunlaşırken onların arasından seçimini yapar; kendisini onlardan birisiyle ürettirir. (ben olsam bu son cümleyi şöyle bitirirdim. ……; kendisini onlardan birinin kollarına kelimeleriyle harfleriyle bırakır) (s. 57)

Bana keyifli geldi…

 
0

Ben bu evi sevdim

Posted by TheSaint on Jan 18, 2009 in Blog

Şimdiye kadar bu sayfada bir çok ev dizaynı gösterdim. Aşık olduklarım ve hoşlandıklarım vardı. Bu da onlardan birisi:

Kendimi bir anda şu mangalın başında ısınırken, kahvemi yudumlarken ve kitabımı okurken hayal ettim. İsterseniz rüzgarın yapraklarla çaldığı şarkıyı diinleyin, isterseniz bir Cohen şarkısı ruhunuzu okşasın ılık ılık!

Dağdaki bu silo’dan yapılmış evin resimlerini buradan bulabilirsiniz. Ayrıca bu projeyi yapan ekibin dizaynları için de lütfen şuraya bakın.

 
0

Stalin’in Tavuğu

Posted by TheSaint on Jan 18, 2009 in Blog


1917′de, Sovyet Devrimi’ni yapan Lenin’in ölümünden sonra iktidarı ele geçiren Sovyetler Birliği diktatörü Stalin, en katı uygulamaları planladığı çalışma odasına, yakın çalışma arkadaşlarını toplamış sohbet ederken, bir ara ayağa kalkıp ellerini havaya kaldırarak herkesi susturur ve söze başlar:

“Saçını ihtilalde, halk içinde, devlet yönetiminde, bürokraside ağartmış dostlarım… Söyleyin bakalım, halkın yönetime baş eğmesi, kayıtsız şartsız itaat etmesi için yöneticiler ne yapmalı? Böyle güçlü bir idare tesis etmek için nasıl davranmak gerekir?”

Her kafadan bir ses çıkar. Kimisi adaletten, haktan, hukuktan söz eder.

Kimisi demokrasiden, insan haklarından bahseder. Kimisi sertlikten yana tavır alır.

Kimisi sürgünden, sehpadan, hapisten dem vurur.

* * *

Kitlesel baskı ve korku yaratmanın deha çapındaki diktatörü Stalin, adamlarının açıklamalarının hiçbirini beğenmez. Masadaki votka şişesi yarı yarıya boşalmıştır… Bir kadeh daha içki yuvarlayıp soğuk ve ürpertici bir sesle şöyle der:

“Yönetimi ele geçiren hükümdarın ya da o güçteki bir liderin Tanrı’dan pek farkı yoktur. Halk onu öyle görür. Önce bunu bilin… Sonra, insanların karşınızda baş eğip durması için ne yapmanız gerektiğini bırakın da ben, şu beyinsiz kafalarınıza çivi gibi çakayım!”

Hakaret ağır olmasına rağmen herkes memnun memnun sırıtır. Stalin’den hakaret işitmek bile onlar için önemli bir iltifat gibidir.

Stalin, hizmetkárlardan birini çağırıp emreder:

“Çabuk bana bir tavuk getirin!”

* * *

Aceleyle bir tavuk kapıp getirir uşaklar…

Stalin, adamlarının gözleri önünde tavuğun tüylerini canlı canlı yolmaya başlar.

Diktatör, bütün tüyleri yolunup cascavlak kalan tavuğu odanın ortasına salıverir:

“Şimdi izleyin bakalım nereye gidecek bu şaşkın tavuk?”

Zavallı tavuk içine düştüğü azaptan kaçıp kurtulayım diye aralık kapıdan dışarı kaçar, soğuktan tir tir titrer, dönüp masaların altına girer, köşeli masa ayakları canını yakar, duvar diplerine koşar, tüysüz kanatları yara bere içinde kalır, şömineye yaklaşır, tüysüz derisi kavrulur…

Sonunda çaresiz, tüylerini yolan Stalin’in bacakları arasına sığınıp saklanır.

O zaman Stalin, cebinden bir avuç yem çıkarıp yolunmuş tavuğun önüne tane tane atar. Yemlenen tavuk bundan sonra, Stalin nereye yönelse peşinden koşar!

Ağızları bir karış açık kalan dostlarına bakan Stalin, alaycı bir gülüşle şöyle der:

“Gördünüz mü? Halk dediğiniz topluluk bir tavuk gibidir. Tüylerini yolup aldıktan sonra onu serbest bırak. O zaman yönetmek o kadar kolay olur ki…”

BİR SORU DA BENDEN: BU HİKAYEDEKİ TAVUK SİZE TANIDIK GELİYOR MU?

Bu yazı tamamıyla Rahmi Turan’ın köşesinden alınmıştır. Yazının tamamını okumak için http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=10753836&yazarid=228 adresine gidebilirsiniz!

Copyright © 2010 Serendipity All rights reserved. Theme by Laptop Geek.